AKŞAM ZİYASI 8

25/4/2008 ·

MÜSAMAHA

İnsan, üstün yönleriyle beraber kusurları da çok olan bir varlıktır. Ona gelinceye kadar hiçbir canlı, bağrında bu kadar zıtlıkları barındırmamıştır. O, cennetlerin semâlarında kanat çırpıp pervâz ettiği aynı anda, beklenmedik inhiraflarıyla gayyalara (1) kadar da inen bir ucûbedir. Onda uçurumlaşan, bu korkunç iniş ve çıkışlar arasında münasebetler aramak da nâfiledir. Zira insanoğlunda, sebepler, neticeler bambaşka bir çizgide hareket etmektedir.

Zaman gelir, bir ekin gibi durmadan yatar, kalkar; zaman olur, heybetli bir çınar görünümü arz etmesine rağmen, devrilir gider de; bir daha doğrulamaz. Melekleri, hâline imrendirdiği anları az olmadığı gibi, şeytanları utandıracak zamanları da az değildir insanoğlunun.

İstidâdında bu kadar inişler ve çıkışlar olan insan için, günah asıl olmasa bile mukadderdir. Kirlenme ârızî olsa dahi muhtemeldir. Kirlenip de fıtratını ifsad edecek olan böyle bir varlık için, af ise her şeydir.

Af dileme, af bekleme ve kaçırılan fırsatlar için inleme, bir idrak ve şuur işi olması itibariyle nasıl kıymetli ise, affetme de o kadar, hatta ondan ileri bir yücelik ve fazilet işidir. Affı faziletten, fazileti de aftan ayrı düşünmek kat’iyyen yanlıştır. “Küçükten kusur, büyükten af” darb-ı meselini bilmeyen yoktur. Ve ne kadar yerindedir!

Affediliş, bir tamir, bir öze dönüş ve yeniden kendini buluş demektir. Bundan ötürüdür ki, Rahmet-i Sonsuz’un katında en sevimli davranış, hareket, bu dönüş ve arayış hafakanları içinde sürdürülmüş olandır.

Canlı-cansız bütün varlık affı, insanla tanıdı. Hakk, insanda affediciliğini gösterdiği gibi, affetmekteki güzelliğini de onun kalbine koydu. İlk insan, insanlık fıtratının gereği olan sürçmesiyle, özüne bir darbe indirirken, vicdanında duyulan şey bir inilti ve yakarış, bu feryada semâdan kopup gelen de bir aftı...!

İnsanlık ilk atası ile elde ettiği bu armağanı; ümidi, tesellisi olarak asırlarca muhafaza etti. Her hata işleyişinde, o sihirli tahtın üstüne binerek, günahların hacâletinden ve ümit kırıcılığından yükselip, sonsuz rahmetlere ulaştığı gibi, başkalarının işlediği günahlara karşı da onu, gözüne perde yapma âlicenaplığını gösterdi.

Affedilme ümidi sayesinde insan, ufkunu saran kasvetli bulutların verâsına (2) yükselip, dünyasını aydın görme imkânına ulaşır. Affın yükseltici kanatlarından haberdar olan talihliler, bütün bir hayat boyu, ruhlara inşirah veren bu zemzeme (3) içinde yaşarlar.

Affedilmeye gönül bağlamış bir insanı, affedicilikten uzak düşünme imkânı yoktur. O bağışlanmayı sevdiği gibi, bağışlamayı da sever. Hatalarının iç âleminde tutuşturduğu ızdırap ateşinden kurtulmayı, af Kevserlerinden kana kana içmede olduğunu bilen birisinin, affetmemesi mümkün müdür..?

Hele affedilmenin yolunun, affetmeden geçtiği bilinirse... Affedenler affa mazhar olur. Bağışlamasını bilmeyen bağışlanmaz. İnsanlara karşı müsâmaha yolunu tıkayanlar insanlığını yitirmiş canavarlardır. Bir kere olsun, kendi günahının muhasebesiyle iki büklüm olmamış bu hoyratlar, hiçbir zaman affedicilikteki yüce zevki idrak edemeyeceklerdir.

Hz. Mesih (as), taşlanmaya götürülen bir mücrim karşısında, eli taşlı kalabalıklara şöyle seslenmişti: “İlk taşı hiç günahı olmayan birisi atsın!” Bu bağlayıcı ifâdedeki inceliği anlayan hangi fert, taşlanacak başı varken, başkasını taşlamaya yeltenir? Keşke, hayatını başkalarının hayat muhasebesinde tüketen günümüzün talihsizleri bunu anlayabilselerdi..!

Vâkıa, mücrim cezalandırılır ve cezalandırmada şefkat dahil, hiçbir yüce duygu, fermanı yüksek yerden çıkan bu hükmün infâzına mâni olamaz. Ne var ki kin ve nefretlerimizin mahkûm ettiği kimseleri taşlamağa dair bir hüküm bulunduğunu iddia etmek de imkânsızdır. İşin doğrusu şu ki; biz, benliğimiz içindeki putu, bir Hz. İbrahim (as) cesaretiyle kırmadıktan sonra, ne nefsimiz adına, ne de başkaları adına hiçbir zaman isabetli karar vermeye muktedir olamayacağız...

Af, insanoğluyla gün yüzüne çıkmış ve onunla kemâle ermiştir. Bu itibarla en Yüce Kâmet’te, en geniş affediciliğe şahit oluruz.

Kin ve nefret ise, habis ruhların, insanlar arasına saçtığı cehennem tohumlarıdır. Yeryüzünü gayyâya çeviren bu kin ve nefret körükleyicilerine mukabil, bin bir bunalım içinde, itile kakıla hep meçhûllere sevk edilen insanımızın imdadına, affedicilikle koşmalıyız. Arkada bıraktığımız şu bir-iki asır, af bilmezlerin, müsamaha tanımazların gaseyânlarıyla en kirli ve en sevimsiz hâle getirildi. Geleceğe de bu nasipsizlerin hükmedeceği düşünüldükçe, ürpermemek elden gelmiyor.

Onun içindir ki, bugünkü nesillerin kendi evlât ve torunlarına en büyük armağanı “affetmesini” öğretme olacaktır. En kaba davranışlar, en iç bulandırıcı hâdiseler karşısında dahi affetmesini... Ne var ki, ruhu hırçınlaşmış, vicdanı acı çektirmekten zevk alan insan azmanlarının, affedilmesini düşünmek de, af müessesesine karşı bir hürmetsizlik olacaktır. Evet, onları affetmek, hem elimizden gelmez, hem de insanlığa karşı bir saygısızlıktır. Böyle bir saygısızlığı ma’kûl görecek ve gösterecek kimse de bilmiyoruz.

Belli bir geçmişiyle, düşmanlık telkinleri altında yetişen bir nesil, içine itildiği karanlık dünyalarda hep arenaların dehşet ve vahşetini seyretti. Ufkunun ağardığı anda, öten horozların nağmelerinde dahi, o, hep kan ve irin görüyordu. Böylesine, sesi kan, soluğu kan, düşünüşü kan, gülüşü kan bir topluluktan ne öğrenebilirdi. Ona verilen şeylerle, kalbinin bin bir hafakan içinde arzuladığı şeyler, tamamen birbirine zıt ve ters şeylerdi. Senelerin ihmâli ve yanlış telkinleri altında ikinci bir fıtrat kazanmış bu nesli, bir sel ve tufan hâlini aldığı şu dakikada bâri anlayabilseydik! Heyhât! Nerede o basiret...

Affın ve hoşgörünün, yaralarımızın büyük bir kısmını saracağına inanıyoruz. Elverir ki bu semâvî silah, dilinden anlayanların elinde olsun. Yoksa şu âna kadar, tedâvi deyip de sürdürdüğümüz yanlış muâleceler, karşımıza pek çok komplikasyonlar çıkaracak ve bizi şaşkına çevirecektir.

“Bil illeti, kıl sonra müdâyata tasaddi:
Her merhemi, her yâreye derman mı sanursun.” (*)

Ziya Paşa

NAAT_ ŞİİR BURÇLARINDA AÇAN ÇİÇEK

Na'ta lügatlerde; bir şeyi methederek anlatma, medih ve sena ile vasıflandırma gibi manalar verilmiştir. Edebiyatta ise; Peygamberimiz’i (sas) övmek gayesiyle yazılmış şiirlere denir.
Peygamberimiz, yaratılmışların en seçkini ve en güzelidir. O'nu Allah (cc) diğer yaratılmışlardan ayrı tutmuştur. O, alemlere rahmet olarak gönderilen özü sevgiyle yoğrulmuş bir nebidir. İslam tarihi boyunca Müslümanlar, kabiliyetleri nispetinde O'nu anlatabilmek için çalışmışlar ve bunun neticesinde Peygamber sevgisini işleyen zengin bir edebiyat teşekkül etmiştir. Bu şekilde zengin bir peygamber edebiyatının oluşmasının çeşitli sebepleri sayılabilir; fakat bunlardan en önemlisinin Peygamberimiz’in bir hadisinde gizli olduğunu düşünmekteyiz. Peygamberimiz (sas): "Hiçbiriniz ben ona, babasından da, evladından da, bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça kemaliyle iman etmiş olmaz." buyurmaktadır. Bu hadis, sevgi hususunda önemli bir ölçü getirmektedir. Bunun farkında olan Müslümanlar O'nu, bütün sevdiklerinden üstün tutmanın gayreti içinde olmuşlardır. Şiirlerde bundan dolayı O "En Sevgili" olarak vasıflandırılmıştır.
Şüphesiz ki, Peygamberimiz (sas) için söylenmiş methiyelerin en değerlileri Kur'an-ı Kerim'dedir. Allah (cc) Kur'an'da Peygamberimiz’e yönelik bazı övgülerde bulunmaktadır:
- (Rasülüm!) Şüphesiz Biz Seni alemlere rahmet olarak gönderdik. (Enbiya 21/107)
- Andolsun size, içinizden öyle bir Peygamber geldi ki; zahmet çekmeniz O'nu incitir ve üzer, O size çok düşkündür, mü'minlere çok merhametlidir, çok şefkatlidir. (Tevbe, 9/128) Allah’ın (cc) bu ayette kendi isimlerinden olan Rauf ve Rahim’i (çok şefkatli ve çok merhametli) Peygamberimiz’e de sıfat olarak verdiği görülmektedir. Kur'an'da birçok yerde Peygamberimiz’in örnek ahlakı, merhameti ve faziletleri Allah tarafından övülmektedir.
Peygamberimiz’i şiiriyle ilk öven kişi, İslamiyet'ten dokuz yüzyıl önce -bazı kaynaklarda yedi asır olduğu belirtilir- yaşamış Tübba namındaki Es'ad Ebu Kerib'dir. alimlerden ahir zamanda bir peygamber geleceğini ve bunun Hatemü'l Enbiya olacağını öğrenen Tübba, Efendimizi şiiriyle şöyle övmüştür:
“Her şeyi yaratan Allah tarafından gönderilecek bir rasül olan Ahmed'e şahadet ederim / Ömrüm O'nun ömrüne yetişse, O'na yardımcı olurdum / Düşmanlarıyla savaşır, O'na üzüntü veren kederleri siler, ferahlaması için çalışırdım.”
Ebu Kerib'in İslamiyet gelmezden dokuz asır önce söylemiş olduğu bu sözler, onun mü'min olduğunun delili olmuş, Kabe'nin örtüsüyle ilgili bir meselede Kerib hakkında konuşanlara Peygamberimiz: "Tübba'a kötü söz söylemeyin, çünkü o, ehl-i tevhiddir." buyurmuşlardır.
Na'tın doğum yeri olan Arap edebiyatında, Peygamberimiz’i (sas) anlatan şiirlerin çoğunluğu O'nun vefatından sonra yazılmıştır. Ancak bu şiirlere Türk edebiyatındaki na'tın, Arap edebiyatındaki karşılığı olan resa (mersiye-ağıt) denmemiş bunun yerine, Efendimiz'in hayatla irtibatlı olduğu düşünüldüğünden methiye denmiştir. Peygamberimiz’i sağken öven kişilerden biri El- aşa'dır. Efendimiz’i bir şiirinde şöyle över:
O öyle bir Peygamber ki,
O'nun hatırası bütün ülkeleri kaplar
O'nun iyilikleri kesintisizdir.
Asr-ı Saadet'te Ka'b bin Züheyr, Hassan bin Sabit, Abdullah bin Revaha gibi sahabe şairler de, Efendimiz'i şiirleriyle övmüşler ve O'ndan iltifat görmüşlerdir. Nitekim Ka'b bin Züheyr "Banet Suad" isimli şiirini Peygamberimiz'in (sas) huzurunda okumuş, "Muhakkak ki Allah'ın elçisi, Allah'ın nuruyla hak ve hidayete ulaşılan keskin kılıçlardan bir kılıçtır." mısrası okununca Peygamberimiz çok hislenmiş, "bürde" olarak isimlendirilen çizgili hırkasını Züheyr'in omuzlarına atmıştır. Bu olay sebebiyle bu şiir "Kaside-i Bürde" olarak anılmış ve kendinden sonra Efendimiz için yazılmış olan şiirlere tesir etmiştir. Asr-ı Saadet'te Peygamberimiz'i (sas) metheden şiirlerin belki de en meşhuru Hicret esnasında Medineli Müslümanların Efendimiz’i karşılarken söyledikleri şiirdir:
Dolunay, Veda tepelerinden üzerimize doğdu
Allah'a şükretmek üzerimize borçtur
Ey bize gönderilen Peygamber
Sen itaat olunan emir getirdin
Asr-ı Saadet'te yazılan na'tlarda Peygamberimiz'e (sas) olan sevgi ve saygıya geniş yer verilir. O'nun vasıfları, mucizeleri anlatılır, yer yer müşrikler hicvedilir.
Na't; edebiyatımıza Fars edebiyatı kanalıyla girmiştir. Edebiyatımızdaki ilk na'tlarda, Peygamberimiz’in risaleti, hicreti, dini tebliğ ederken karşılaştığı zorluklar, gördüğü zulümler, O'nun insanlık için bir rahmet olduğu, insanlığın en seçkini olduğu, zulmeti aydınlatan bir nur olduğu ortak tema olarak işlenmiştir. İlk dönem na'tlarında O'nun peygamberlerin ilki ve sonuncusu olduğu, diğer peygamberlerden üstün olduğu ve Allah'ın övdüğü kişiyi övmenin zorluğu özellikle vurgulanır. Bu na'tlar, Peygamberimizden (sas) şefaat umularak bitirilir.
Na'tlar ilk dönemlerde kaside nazım şekliyle yazılırken, daha sonraları mesnevi tarzıyla da yazılmaya başlanmıştır. Türk edebiyatına girdikten sonra ise, gazel, rubai, müstezat ve tuyuğ nazım şekilleriyle de yazılmıştır. Bu açıdan na'tı bir nazım biçimi olarak değerlendirmek yerine, konu olarak Efendimiz'i (sas) öven bir şiir olarak almak daha doğru olacaktır.
İslami bir kültür üzerine bina edilen Divan edebiyatında na'tın en güzel örneklerini görmekteyiz. Özellikle Fuzuli'nin Su Kasidesi bu şiirlerin en güzelleri arasındadır. Bu kasidede özellikle iki beyit diğerlerinden öne çıkmış, hem semantik hem de estetik olarak insanımız tarafından daha fazla beğenilmiştir:
Dest- busı arzusuyla ger ölürsem dostlar
Kuze eylen toprağım sunun anınla yare su
"Eğer ben sevgiliye (Peygambere) kavuşma arzusuyla ölürsem, toprağımdan testi yapıp o sevgiliye sunun." Bu beyitte Peygambere duyulan iştiyak o kadar fazladır ki, ne olursa olsun O'na kavuşma arzusu kendini hissettirmektedir. Diğer beyitte ise, Peygamberimiz’in hasretiyle dolu olan şair, kendi ruh halinin bir aksi olarak tabiattaki her şeyi, O'na doğru koşuyor görmektedir. Fuzuli, peygamber sevgisiyle dolu olan ruhu ile, Dicle ve Fırat'ın coşkun suları arasında şairane bir münasebet kurar: Ona göre sular, asırlardır O'nun ayak bastığı topraklara yüz sürebilmek için başını taştan taşa vurarak akıp gitmektedir:
Hak-i payine yetem der ömürlerdir muttasıl
Başını taştan taşa urup gezer avare su
Nitekim O'nun ayak bastığı topraklara yüz sürmek için ırmaklar başlarını taşlara vura vura akıp giderken bir şair padişah da, O'nun ayak resmini başına taç yapıp yüzüne gözüne sürmenin arzusuyla yanıp kavrulmaktadır:
N'ola tacım gibi başımda götürsem daima
Kademi resmini ol Hazret-i Şah-ı Rasülün
Gül-i gülzar-ı nübüvvet o kadem sahibidir
Ahmeda durma, yüzün sür kademine o Gül'ün
(Bahti / 1. Ahmed)
O'nun yaşadığı mekan, ayak bastığı topraklar ve ebedi istirahatına çekildiği makam o kadar değerlidir ki, Oralar Nazar-gah-ı İlahidir. Oralarda O'nun hatıraları dolaşmaktadır, bu sebeple bir an bile terk-i edeb etmemek gerekir. Bu duygularla yüklü olan Nabi, Hac yolculuğu esnasında Medine'ye yaklaştığında dudaklarından şu mısralar dökülür:
Sakın terk-i edebden, kuy-ı mahbub-ı Huda'dır bu
Nazargah-ı İlahi’dir, Makam-ı Mustafa'dır bu
Evet O, yaratılmışların en üstünüdür. O'nu bizzat, Kainatın Yaratıcısı övmüştür. O Fahr-i Kainat'tır, Rasüllerin Şahı, Efendilerin Efendisi’dir. Şeyh Galib bu duyguları şöyle dile getirir:
Sultan-ı Rusül, Şah-ı mümeccedsin Efendim
Biçarelere devlet-i sermedsin Efendim
Divan-ı İlahi’de seramedsin Efendim
Sen Ahmed u Mahmud u Muhammed'sin Efendim
Hak'tan bize Sultan-ı Mümeyyedsin Efendim
İslam tesirindeki Türk edebiyatında hemen hemen her şair, Peygamberimiz'i (sas) metheden şiirler yazmıştır. Tanzimat'a kadar divan sahibi şairlerin divanlarında na't vardır; lakin bu gelenek Tanzimat'la birlikte bozulur. Türkler Müslüman olduktan sonra, hayatın her safhasında İslamiyet'in getirdiği kaidelere uymaya çalışmışlardır. Fakat 19. yüzyılda Batı'da gelişen pozitivist ve materyalist felsefeler bizim insanımıza da tesir etmiştir. Bu durum kendini edebiyatta da gösterir. Yüzyıllardır divanlarda peygamber sevgisinin en içli nağmeleriyle dolu olan na'tlar terk edilmeye, na'tsız divanlar tertip edilmeye başlanır. Tanzimat şairlerinden Şinasi daha da ileri giderek dini terminolojide özel manaları olan kelimeleri M. Reşit Paşa için yazdığı bir kasidede kullanır:
Sensin ol fahr-ı cihan-ı medeniyyet ki hemen
Ahdini vakt-i saadet bilir ebna-yı zaman
Bilindiği gibi dini literatürde "Fahr-i Kainat" tamlamasının karşılığı Efendimiz (sas), "Asr-ı Saadet" de O'nun yaşadığı dönemdir. Yukarıdaki beyitte Şinasi, M. Reşit Paşayı medeniyet dünyasının fahrı olarak nitelerken, onun yaşadığı dönemi de vakt-i saadet olarak değerlendiriyor. Aynı şiirde geçen aşağıya aldığımız mısralar ise, Şinasi'nin ulaştığı kavram anarşisini göstermesi açısından önemlidir:
Aceb midir medeniyyet rasülü dense sana
Vücud-ı mu'cizin eyler taassubu tahzir
Bilindiği gibi, "rasül" kendisine kitap indirilen peygamberdir. Şinasi bu mısralarda M.R eşit’i medeniyyet rasülü olarak değerlendiriyor. Yine bu dönem şairlerinden Akif Paşa "Kaside-i Adem" şiirinde İlahi Hikmet karşısında o zamana kadar var olan tavrın tam zıddını alır, kaderi tenkit eder. Bu durum ileriki dönemlerde daha uç noktalarıyla ele alınır. Devrin ortak düşüncesi gereği maziye ve mukaddesata dair her şeye hücum edilir. Dindar insanların asırlar boyu büyük değer verdiği ve kendilerini adadıkları değerlerle dalga geçilir. Mukaddesatın karşısına yeni modeller çıkartılır.
20. yüzyılda hayatın her safhasında çağdaşlaşma adına köklü değişikliklere gidilmiş, maziye ait değerlere doğru veya yanlış olmasına bakılmaksızın reddiye çıkarılmıştır. "Çağdaş" olarak lanse edilen değerler(!) ruhun ihtiyacına cevap verememiş ve bu sahada çok ciddi bunalımlar yaşanmıştır. "Değerler Kaosu Devri" diyebileceğimiz bu dönemde dindar şairlerce Peygamberimiz'in (sas) mayasının sevgi olduğu tekrar hatırlanmış, O'nun rahmet olduğunu ifade eden şiirler yazılmıştır. Modern şiirdeki na't, bazı bakımlardan klasik şiirdeki na'tlardan ayrılır. Günümüzde yazılan na'tlarda Peygamberimiz’in yokluğu daha derinden hissedilir. Şüphesiz ki, Klasik şiir döneminde de Hz. Peygamber yoktu, şairler O'na duydukları hasreti dile getirmekteydi. Fakat modern çağlarda durum çok daha farklıdır. Modern şairin dramı, Hz. Peygamber’in ruhlardan da silinmesinin dramıdır. Yıkılan huzurun yeniden inşa edilmesi, adaletin, ahlakın, sosyal düzenin istenilen tarzda yeniden kurulabilmesi, ancak gözün O'nu görmesi, hafızanın O'nu hatırlaması ve gönlün O'nu hissetmesiyle mümkündür. Sevgili olarak bütün deniz kenerlarında beklenen O olduğu gün, işler yoluna girecektir. Sezai Karakoç, "Küçük Na't" başlıklı şiirinde bu sevgiyi şöyle dile getirir:
Göz Seni görmeli, ağız Seni söylemeli
Hafıza Seni anma ödevinde mi
Bütün deniz kıyılarında Seni beklemeli
Sen Eskimoların ısınması Sevgililer mahşeri
Evet, Efendimiz (sas) "Sevgililer Mahşeri" dir. Bütün üşüyenlerin O'nun sevgi ışığına ihtiyacı vardır. İnsanlık yeniden O'ndan istifade etmeye başladığı gün, her şey yoluna girecek ve dünya asıl eksenini bulacaktır.
S. Karakoç, çağdaş şiirde peygamber sevgisini en çok işleyen şairdir. Onun birçok şiirinde bu sevgi hissedilir; fakat o, üslubu gereği bunu açık açık söylemez. Şair, bunun sebebini "Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine" başlıklı şiirinde açıklar mahiyettedir. Bu mısralar hem Peygamber sevgisine, hem de Allah sevgisine yorumlanabilecek niteliktedir:
Bütün şiirlerde söylediğim Sensin
Suna dedimse Sen, Leyla dedimse Sensin
Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome'nin, Belkıs'ın
Kuşlar uçar Senin gönlünü taklit için
Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini
Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini
Ey gönüllerin en yumuşağı, en derini
Sevgili
En sevgili, Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Günümüzde yazılmış en güzel na'tlardan biri, Nurullah Genç'in "Yağmur" başlıklı şiiridir. Yağmurun rahmet oluşu ile, Peygamberimiz'in (sas) alemlere rahmet olarak gönderilişi arasında parelellik kuran şair, Peygamberimizden ayrılığı, özellikle O'nun ruhlardan sürgün edilmesinin hüznünü lirik bir tarzda ifade etmiştir. Yüz yetmiş mısradan meydana gelen şiirin özellikle "düştü" redifli bölümlerinde peygamber sevgisinin ve O'nun ölçüsünü belirlediği hayat tarzının cemiyetten sürgün edilmesiyle ne gibi hercümerçliğe sebep olunduğuna dikkat çekilmektedir. Bu şiirde Peygamberimiz’in sevgisi, adeta her şeyi dengede tutan hassas bir terazi olarak düşünülmüş, O'nun kalb kefesinden düşürülmesiyle, her şeyin imamesi kopmuş bir tespih gibi nasıl dağıldığı tasvir edilmiştir. Bu şiirde, O'nun sevgisinden mahrum edilmiş bir cemiyetin ruhunun nasıl yağmalandığı, beyinlerin, adaletin, cemiyetin şehirlerin kıtaların ne gibi tahriplerle karşı karşıya kaldığı nazar-ı dikkate sunulmaktadır.
"Yağmur" şiirinde Peygamberimiz’den ayrılığın hüznü vardır. Fakat bu hüzün, değil Klasik şiirdeki na'tlardaki hüzünden, Asr-ı Saadet'teki hüzünden bile farklıdır. Çağımız insanının en derin trajedisinin dile getirildiği Yağmur şiirinde, çift gurbet görülmektedir. Bunlardan birincisi, Peygamberimiz'in (sas) aramızdan maddi ayrılığıdır ki, bu yönüyle bütün klasik na'tlarla birleşir; ikincisi ise, Peygamberimiz'in ruhlarımızdan göçüdür ki, bu yönüyle yalnız çağdaş insanın gurbetini anlatır. "Düşmek" kelimesinin uzak ve yakın manalarından istifade edilerek rediflendirilen aşağıdaki bölümlerde şair, ruhlarımızın Peygamberimiz'den (sas) uzak düşmesiyle ne hale geldiğimizi tasvir ediyor:
Yağmur, gülşenimize sensizlik, baldıran düştü
Düşmanlık içimizde, dostluklar yaban düştü
Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe
Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü
Sarardı yeşil yaprak, dal koptu, fidan düştü
Baykuşa çifte yalı, bülbüle zindan düştü
Katil sinekler deldi hicabın perdesini
İstiklal boşluğunda arılar nadan düştü
Sensizlik depremiyle hancı düştü, han düştü
Mazluma sürgün evi, zalime cihan düştü
Sana meftun ve hayran, Sana ram olanlara
Bir bela tünelinde ağır imtihan düştü
İnsanlık, o Yağmur'dan uzak düştüğü dönemlerde çoraklaşmış, yaratılış gayesinden uzaklaşmış ve bir keşmekeş ortamında ne yapacağını bilemez halde savrulup durmuştur. Güzelliklerin anahtarı O'ndadır ve insanlık bütün güzellikleri O'na borçludur. Bu noktada Merhum Akif'in o güzel mısralarını hatırlamamak mümkün müdür?
Dünya neye sahipse, O'nun vergisidir hep
Medyun O'na cemiyyeti, medyun O'na ferdi
Medyundur O masuma bütün bir beşeriyyet
Ya Rab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret.
Cumhuriyet dönemi edebiyatında, na'tın klasik tarzını devam ettirenler de vardır. Bunlardan biri rahmetli A. Ulvi Kurucu'dur. Onun "Sultanım Efendim" şiiri sevilerek okunmaktadır:
Ruhum sana, varlık Sana hayrandır Efendim
Bir ben değil, alem Sana kurbandır Efendim
Kıtmirinim ey Şah-ı Rusül, kovma kapından
asilere lutfun Yüce Fermandır Efendim
Peygamberimiz'in (sas) en güzel remizlerinden biri güldür. Bu motifle Peygamberimiz birçok kişi tarafından anlatılmıştır. M. Fethullah Gülen Hoca Efendi "Medine'nin Gülü" şiirinde bu motifi çok güzel kullanarak, 20. yüzyılın makine gürültüleri, petrol kokuları ve beton duvarları arasındaki insanının O'na olan özlemini ve ihtiyacını dile getirmiştir. O bütün zamanlarda çölleri cennetlere çeviren Gül'dür. Bu çağın o güzel kokulu Gül'e ne kadar da ihtiyacı vardır:
Ey kupkuru çölleri Cennet'e çeviren Gül
Gel o bayıltan renklerinle gönlüme dökül
Vaktidir, ağlayan gözlerimin içine gül
Ey kupkuru çölleri Cennet'e çeviren Gül
Modern edebiyattaki en güzel na’tlardan birisini, Arif Nihat Asya yazmıştır. Bu şiirde baştan sona kadar Peygamberimiz’e duyulan hasret, O’nun olmamasının kalblerde meydana getirdiği boşluk lirik bir şekilde dillendirilmiştir. Peygamberimiz’in dönemiyle, çağımızın sık sık mukayese edildiği bu uzun şiir, içten yapılmış dualar kadar samimidir. Buraya kısa bir bölümünü alıyoruz:
Gel, ey Muhammed (sas) bahardır
Dudaklar ardında saklı / Aminlerimiz vardır
Hacdan döner gibi gibi gel / Miraçtan iner gibi gel
Bekliyoruz yıllardır
İnanan her insan, kabiliyeti ölçüsünde O'nun güzelliğini anlatabilmenin gayreti içinde olmuştur. İskender Pala'nın dediği gibi birçok şairin en güzel şiiri, Peygamberimiz’i anlattığı şiiri olduğu halde -şüphesiz O'nun ismi, şiirlere bir güzellik katmıştır- O, hiçbir zaman güzelliğine layık tarzda anlatılamamış, anlatılamayacaktır; çünkü O, Kainat'ın Yaratıcısı tarafından övülmüştür. Buna rağmen gönlü O'nun sevgisiyle dolu her insan, O'nu övmenin gayreti içinde olacaktır. Şeyh Galib'in dediği gibi, Allah'a şirk koşmak en büyük günahtır; fakat Peygamberimiz’i övmede Allah'a ortak olmak isyan olmasa gerektir:
Senin medhinde şirket eylesem Mevla'ya ma'zurum
Bu babda cürm ü isyana bakılmaz ya Rasülallah!

KEMİKLERE GİYDİRİLEN KASLAR

Kas ve iskelet sistemimiz, ihtiyacımız olacak her hareketi ahenkli bir şekilde yapmak üzere sonsuz bir İlim ve Kudret Sahibi'nin ihsanı olarak yaratılmıştır. Kaslar, sinirlerden gelen emirle kasılarak fonksiyonlarını eda ederler. Kemikler ise; hareketli, hareketsiz veya az hareketli eklemlerle birbirlerine bağlanmıştır ve böylece kaldıraç misali bir fiziki kuvvet üreterek hareket ederler. Vücudumuzun direncini ve dikliğini temin etmesi için konulan 206 adet kemiğe bağlanan 550 adet kas (başları 1,2,3,4 olanlarını sayarsak 600 civarında) o kadar yerli yerinde monte edilmiştir ki, bütün diğer ihtimalleri hesaba katarak incelediğimizde, olması gereken en ideal yerlerin seçildiğini görmekteyiz. Böylece el ve ayak parmakları, el ve ayak bileği, boyun, sırt, bel, omuz, dirsek, kalça ve diz, kendilerine yüklenmiş vazifeleri en güzel şekilde yerine getirmektedir. Her türlü hareketi yapmamıza vesile olarak yaratılan 550 civarındaki kas, 1.200'e yakın yapışma yeriyle kemiklere bağlanır. Kasların bir çekme gücü üretebilmesi için her kasın kendisine verilmiş iki ucuyla kemiklere yapışması gerekir. Eğer kasların 1.200 yapışma yerinden bir tanesi bile yanlış bir yere yapışsa, onunla ilgili fonksiyonda bir bozukluk veya yetersizlik ortaya çıkar. Mesela sağlığı tam olan kişilerde dirseği büken biceps brachii kasının bir ucu kürek kemiğine; diğer ucu ise, dirsekten geçerek radius denen ön kol kemiğine, dirsek ekleminden 5 cm ileride yapıştırılır. Bu kas 15 cm2 alana sahip olduğundan, azami kasılma gücü 136 kg'dır. Çünkü kasların 1 cm2'sine 3-4 kg kasılma gücü verilmiştir. Kolumuzu tam uzattığımızda biceps kasının tutunma noktası, dayanma noktasına 5 cm'den daha fazla yakınlaşır ve bu durumda ön kolun ileri doğru getirilme gücü 19,4 kg gibi zayıf bir değere düşeceğinden, bükülmüş olan dirseğimizi kolayca açarız. Bu yapışma yerinin dirseğe mesafesi 5 cm'den küçük olsa, kolumuzu bükmek zor olacak, aksine bu mesafe daha fazla olsa, kasın kuvveti dirseğe az aksedecek ve kolumuzu açmak zor olacaktı. Bu zaviyeden bakıldığında 550 civarındaki kasın her birinin, kemiklerimiz üzerindeki 1.200'den fazla yapışma yerine yapacakları fonksiyonlar hesaba katılarak, milimetrik bir şekilde monte edildiğini görebiliriz.
Kaslar yaratılış gayeleri doğrultusunda kemiklere bağlandığı noktalara gerilim uygulayarak iş görürken, kemikler de bir kaldıraç sistemi teşkil edecek biçimde yerleştirilmiştir. Bundan dolayı Kur'an'ın ifadesiyle, kaslar kemiklere adeta giydirilmişlerdir. Kemikler rahimdeki hayatın 4. haftasından sonra yaratılmaya başlar; önce kol, sonra bacak tomurcukları belirir, 5. haftada şişkinleşir, 6. haftada ilk hyalin kıkırdak, 9-10. haftada ise kemikleşme taslakları görülür.

Kaslar ise kemiklere giydirilmiş tarzda kemiklerin gelişimini takip ederek gelişir. 5. haftada kol tomurcuğu, 6-7. haftada alt bacak tomurcukları, 12. haftadan sonra kasların çizgilenmeleri başlar. Kur'an-ı Kerim'de, bu embriyolojik ve anatomik bilgi Mü'minun suresinin 14. ayetinde: "Sonra o nutfeyi kan pıhtısı haline getirdik. Sonra o kan pıhtısını bir parça et yaptık. O et parçasını da birtakım kemikler haline getirdik. O kemiklere de et giydirdik. Sonra ona başka bir yaratılış (ruh) verdik. Şekil verenlerin en güzeli olan Allah'ın (cc) şanı ne kadar yücedir." şeklinde veciz ifadelerle açıklanır. Bu açıklama, kemiklere giydirilen kasların 1.200 civarında yapışma yerinin milyarlarca insanda şaşırmadan aynı fonksiyonları eda edecek matematiki dengeler içinde yapışması, apaçık bir şekilde İlim ve İrade Sahibi'nin kudretindeki sonsuzluğu göstermektedir.
Kaslar birbirlerini tamamlayacak ve dengeleyecek karşı güçleri üretecek şekilde çiftler halinde, yani alternatifli yaratılmıştır: Dirseği büken kasın (biceps) tamamlayıcısı dirseği açan kas olarak (triceps) yaratılmıştır. Eğer dirseği açan kas olmazsa, dirsek bükülü kalır. Dirseği büken kas olmadığında ise, dirsek sopa gibi dik kalır ve bükülmezdi. Bütün hareketli eklemlerde, birbirini dengeleyici ve tamamlayıcı kaslar yaratılmıştır. Çift kaslar, her türlü harekette kasılma kuvvetlerini dengeleyecek şekil ve hacimde planlanmıştır.
Kaslar yapılacak iş için gereken gücü sağlayacaklarından, aynı eklemi açmak ve kapamak için gereken güç de birbirine eşit olacaktır. Bu sebepten büken adalelerin toplam hacmi, açan adalelerin toplam hacmine eşit olur. Ancak bazı eklemlerde bu durum vücut estetiğini bozacağından, kas hacimleri dengeli yaratılmamış; bunun yerine, yapışma yerleri ayarlanarak kaldıraç kuvvetleri yönüyle mucizevi bir şekilde denge sağlanmıştır. Biceps kasının eklemden 5 cm ileride, triceps kasının ise, tam eklemin arkasındaki kemiğe yapışması büken ve açan arasındaki kuvveti dengelemek içindir; çünkü bu iki kasın hacmi eşit değildir.
Hareketli eklemlerde hareketin oluşturulabilmesi için, kaslar hareket ettireceği eklemin üzerinden geçirilerek, eklemin altındaki kemiğe (veya kemiklere) yapıştırılır.
Yüzdeki toplam 40 kas hariç, 510 civarındaki kasa, eklemleri hareket ettirmek için birinci ya-pışma yeri ile ikinci yapışma yeri arasında mutlaka bir eklem konulmuştur. 1.100 civarındaki yapışma yeri, bu gaye gözetilerek yaratılmıştır. Eğer bu kasların iki yapışma yeri de aynı kemik üzerinde olsaydı, hiçbir eklemimiz hareket edemez ve kalıp gibi uzanıp yatan, vücudu tir tir titreyen, bir varlık olurduk. Eğer yapışma yerleri tesadüfi olsaydı, bazıları eklem atlayarak, bazıları da aynı kemiğin farklı yerine yapışsaydı, o zaman da hareketler noksan olurdu: Dizimizi büker, fakat açamazdık veya aksine açardık, ama bükemezdik... Dolayısıyla hareketli eklemlerde 1.100 civarındaki yapışma yerinin hareket gayesinin matematik ve fiziki kaidelere uygun tespit edilip yerine monte edilmesi asla tesadüfi olamaz.
Hareket sistemimiz, maksada ve yapılacak işe göre farklılıklar gösterir. Herhangi bir şeyi masa üzerinden alacağımız zaman, elimizin avuç kısmı o cisme bakar, parmaklarımız pençe gibi kavrama vazifesi yapar. Peki elimizin avuç kısmı alacağımız cisme dönmeseydi, elimizin sırt kısmıyla alabilir miydik? Elin sırt kısmı kavrama görevini yerine getiremez, elin avuç kısmını cisme döndüren kaslar ve bu kasların yapışma yerleri döndürecek şekilde uygun yapıştırılmasaydı, tabii ki alamazdık. Parmaklarımız çalışsa bile, hiçbir cismi tutamazdık. Bir ucu dirsek iç kısmına, bir kısmı ön kol kemiklerinden radius'un arka dış yüzüne yapışan m. pronator teres, m. pronator quadratus kasları ve iki yardımcı kas, milyarlarca insanda uygun yerlere şaşırmadan yapıştırılmasaydı, hiçbir cismi parmaklarımız çalışsa bile yerden alamazdık. Almamız için, her cismin elimizden yukarıda bir seviyede havada asılı olması gerekirdi. Diğer taraftan, pençe gibi kavrayan parmaklarımızın en uç kemiklerine kasların kirişleri yapışmasaydı, yine hiçbir şeyi kavrayamazdık. El üzerine yapıştırılmış tamamlayıcı kaslar, yerlerine, uygun biçim ve gerginlikte yapıştırılmasaydı, büken kasların yönünde kuvvet dengesi bozulacağından, insan eli kazık gibi sertleşir ve işe yaramaz bir şey olurdu.
Kasların vazifelendirilmesi, sinirlere göre değil de kemiklerdeki yapışma yerlerine göre yapılmıştır. Mesela koldaki bir siniri düşünelim: Nervus medinus adındaki sinir, hem ön kolun, hem de elin kaslarını çalıştırır. Herhangi bir cismi alacağımız zaman, aynı anda elimizi yere doğru döndüren kaslara uyarı gönderdiği gibi, parmakları ve bileği bükmek için çalışan kaslara da uyarı gönderir. Ortopedi uzmanları, felç neticesinde fonksiyon görmeyen adalelerin yerine başka adale transfer ettiği zaman, transfer edilen adale, felç olan adalenin vazifesini yapmaktadır. Sinir felci sonucu ayak bileğini kaldıramayan hastanın ayağına supinasyon (tabanı içe döndüren) yaptıran adale transfer edildiğinde, düşük ayak bileği yukarı kaldırılmaktadır.
Bundan dolayı adaleler; yapacakları vazifeye, eklemin hareket serbestliğine, kemiklerin biçimine ve kendilerine bağlanacak sinire uygun olacak şekilde sonsuz bir ilim ve kudretle kemiklere giydirilmiştir. İhtimal hesabı, şans veya tesadüf gibi kavramları alt-üst eden bu mucizevi yaratılış sayesinde, insanların bütün eklemleri, hareketleri ve biçimleri birbirine benzemektedir.

LÛT (A.S)

Ürdün ile Filistin arasındaki kavme peygamber gönderilmiştir. Kur’ân-ı kerim'de ismi bildirilen peygamberlerden. İbrâhim aleyhisselâmın kardeşinin oğludur. İbrâhim aleyhisselâm ve ona inananlarla birlikte Nemrûd'un memleketinden hicret edip Şam'a geldikten sonra, Lût gölü yakınındaki Sedûm şehri halkına peygamber gönderildi. İnsanlara İbrâhim aleyhisselâmın dinini tebliğ etti.  İbrâhim aleyhisselâmla birlikte Bâbil'den hicret edip, Şam diyârına geldikleri zaman Cebrâil aleyhisselâm gelerek Lût gölü civÂrındaki Sedûm bölgesi ahâlisine peygamber olarak gönderildiğini bildirdi. İbrâhim aleyhisselâmdab ayrılarak Sedûm bölgesine gitti. Bu bölgede ahlâksız ve sapık bir millet türemişti. Putlara tapıyorlar, soygun yapıyorlar, zayıfları eziyorlardı. İğrenç olan livata (homoseksüellik; bugün tedâvisi mümkün olmayan AIDS hastalığına sebep olan cinsi sapıklık) yapıyorlardı. Lût aleyhisselâm onları çirkin işlerden menedip, doğru yola dâvet etti. Bu husus Kur'ân-ı kerimde Şuarâ sûresi 161- 164. âyetlerde meâlen şöyle bildirilmektedir.: ''Kardeşleri Lût onlara: Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş emin, güvenilir bir peygamberim. Artık Allah'tan korkun ve bana itâat edin! Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbine âittir, dedi.'' Sedum halkı hazret-i Lût'un dâvetine uymadılar. İsyân edenler arasında kendi hanımı da vardı. O da kocası hazret-i Lût'a inanmamıştı. Kâfirlerle bir olup, ona ihânet etmişti. Bu azgın ve cinsi sapıklıkla uğraşan kavim, imân etmedikleri gibi hazret-i Lût'u ve ona inananları memleketlerinde kovmaya kalkıştılar. Lût aleyhisselâm bu kavme nasihat edip, doğru yola dönmezlerse Allahü teâlânın azâbına uğrayacaklarını bildirdi. Buna rağmen isyândan ve fuhuştan vazgeçmediler. Hattâ hazret-i Lût'a ''Doğru sözlü isen bahsettiğin azâbı getir de görelim'' dediler. Sapık kavmin isyânının gittikçe artması üzerine Allahü teâlâ onları cezâlandırmak için melekler görevlendirdi. Bu melekler Cebrâil, Mikâil, Azrâil aleyhisselâm bir rivâyete göre de Cebrâil aleyhisselâm ile birlikte on iki melekti. Melekler önce İbrâhim aleyhisselâma uğrayıp, kendisine bir oğlan evlâdı (hazret-i İshâk) verileceğini müjdelediler ve azgın Sedum halkını helâk etmek üzere geldiklerini söyleyip ayrıldılar. Öğle veya akşam vakti Sedum beldesine gidip hazret-i Lût'u buldular. Melekler nûr  yüzlü genç delikanlı sûretinde hazret-i Lût'un evine gelince hazret-i Lût'un isyankâr hanımı, durumu azgın Sedum halkına bildirdi. Azgın Sedum halkı hazret-i Lût'un evinin etrâfını sarıp misâfirlerini bize teslim et diyerek musallat olmaya kalkıştılar. Hazret-i Lût onlara nasihat ettiyse de dinlemeyip kapıyı zorladılar. Bunun üzerine melekler: ''Ey Lût! Gerçekten biz Rabbinin elçileriyiz. Kalbini onlardan gelecek bir korku ve zarar ile meşgul etme. Onlar sana aslâ dokunamazlar. Cebrâil aleyhisselâm dedi ki, hemen gecenin bir kısmında ev halkınla çık  git veiçimizden hiçbiri geri kalmasın, ancak hanımın hâriç, çünkü kavmine isâbet edecek azâb ona da gelecektir. Onların helâk zamânı sabah vaktidir.''

Azgın kavim içeri girmek için kapıyı kırınca Cebrâil aleyhisselâm; ''Ey Lût kapıyı aç ve geriye çekil gelsinler dedi. Lût aleyhisselâm kapıyı açıp geri çekildi. Cebrâil aleyhisselâm kanadını önlerine gerdi ve içeriye hücum eden azgınların gözleri âniden kör oldu, bunun üzerine şaşkın şaşkın kaçışmaya başladılar. Bu husus Kur'ân-ı kerim'de Kamer sûresi 44. âyette meâlen şöyle bildirilmektedir: ''Lût'tan kavmi, misâfir melekleri istediler! Hemen biz onların gözlerini kör ettik. (Anadan doğma gibi kör oldular) işte azâbımı ve tehditlerimin âkıbetini tadın dedik.'' Lût aleyhisselâm kendine tâbi olanlarla geceleyin Sedum beldesinden ayrılıp Sa'r şehrine gitti. Cebrâil aleyhisselâm Sedum beldesini kanadıyla alt üst etti. Üzerlerine şiddetli taş yağmaya başladı, nihâyet hepsi helâk olup gitti. Bu hususta Kur'ân-ı kerim'in Kamer sûresi 38. âyet-i kerimesinde meâlen; ''Celâlim hakkı için, bir sabah vakti devamlı bir azâb onları bastırıverdi.'' Ve Hicr sûresi 73- 74- 75. âyetlerde de; ''Nihâyet onları güneşin doğma vaktinde korkunç gürültü yakalayıverdi. Hemen şehirlerinin üstünü altına geçirdik ve üzerlerine de çamurdan pişmiş taş yağdırdık. Elbette bunda keskin anlayışlar için ibret alâmetleri var.'' buyrulmaktadır. Lût'un aleyhisselâm kavminin yaşadığı ve helâk oldukları topraklar Kur'ân-ı kerimde alt-üst olan memleket mânâsına gelen ''El-mü'tefikât'' şeklinde zikredilmiştir. Sedum beldesi alt-üst olduktan sonra kaynarsular fışkırıp göl hâline geldi. Bu gün bu bölge, Lût Gölü adıyla anılmaktadır. Yahûdi kaynaklarında ise bu belde (sodom) ismiyle geçmektedir. Lût aleyhisselâm, kavminin helâkınden sonra, Şam bölgesine gidip, amcası İbrâhim'in (aleyhisselâm) yanında yedi sene kaldı. Sonra Hicâz'a gidip, seksen yaşında iken orada vefât etti. Kabrinin, İbrâhim aleyhisselâmın kabrinin de bulunduğu Filistin'deki Halilürrahmân'da veya Mekke-i  mükerremede Kâbe yanında Hatim denilen yerde olduğu rivâyet edilir. Kur'ân-ı  kerim'de yirmi yedi âyette Lût aleyhisselâmdan bahsedilmektedir.

Mûcizeleri:

1-Bulutsuz yağmur yağdırmıştır. Kavmini doğru yola dâvet ettiği vakit, mûcize olarak bulutsuz yağmur yağdırmasını istediler. Duâsı kabul olunup, elleriyle göğe işâret etmesi vahyedildi. Göğe işâret edince yağmur yağmaya başladı. 2-Duâsı bereketiyle otsuz bir dağda ot bitmiştir. Kavmi Lût aleyhisselâmın koyunlarını otsuz bir dağa toplayıp başka yere salmadılar. Hayvanlar açlıktan telef olmaya başlamıştı. Hazret-i Lût kuruyan dağda ot bitmesi için duâ etti ve yemyeşil otlar bitti. Azgın kavmin koyunları o dağdan otlasa hemen ölürdü. Bu mûcizesi ile kırk kişi imân etmiştir. 3- Taşlar, çakıllar ve kum tâneleri, Lût aleyhisselâm ile konuşmuşlardır. Kavmininisyânı üzerine taş parçaları dile gelip, ''Kavminin imân etmiyeceği sizce muhakkak ise cenâb-ı Hakk'a duâ et, onları yakmak için bizi ateş eylesin.'' dediler. 4-Kavmi, ona eziyet vermek için üzerine ufak taşlar atardı. Allahü teâlânın koruması ile hiçbiri ona dokunmazdı. 5- Üzerine yattığı taşlar döşek gibi yumuşak olmuştur. Kavmi, kendisini öldürmek için karar verince ilâhi emre uyarak onlardan uzaklaşıp bir dağa gitti. Çok yorulduğundan bir yerde uyuyup kalmıştı. Peşinden gelen yedi kişi, onu gördüklerinde sırt üstü yatmış, altında bulunan taşlar döşek gibi yumuşayıp çukurlaşmıştı. Onu tâkip eden yedi kişi bu hâli görünce imân etmiştir. 6-Lût aleyhisselâm çok uzak yerlerde olan şeyleri görüp haber verirdi. Çocuğu kaybolan biri gelip, nerede olduğunu sorunca duâ etti. Allahü teâlâ da ona bildirdi. O da, çocuğun olduğu yeri söyledi.

Ahmed bin Hanbel ve ibn-i Mâce'nin bildirdikleri hadis-ü şeriflerde, peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Lût kavmi hakkında buyurdu ki: On şet vardır ki Lût kavmi onları yapmış ve o yüzden helâk edilmiştir. Ümmetim ise onlara bir de kendisi katar. Bunlar; livâta (erkek erkeğe münâsebet), fındık gibi taşları sapanla atmak, güvercinle (kumar) oynamak, def çalmak, (kadınlar için düğünlerde ruhsat vardır) içki içmek, (özürsüz) sakal kesmek, (emredilenden fazla) bıyık uzatmak, ıslık çalmak, el çırpmak, (erkekler için) ipek gömlek giymek bir tâne de ümmetim ilâve eder ki; o da kadın kadına münâsebette bulunmaktır. Lû kavminin işini (livâta) yapan mel'undur. Benden sonra ümmetim hakkında en korktuğum şey Lût kavminin yaptığını yapmalarıdır.

ALIŞKANLIKLAR

Her insan bir kısım alışkanlıklar edinir. Zamanla bunlar o kadar kökleşir ki, vazgeçilmez hale gelir. Adeta insan onların esiri olur.

            Alışkanlıkların bu tesirini ifade etmek için, “Alışmış kudurmuştan beterdir.” Demişlerdir. Horace Mann da, “Alışkanlık bir halata benzer. Her gün bir lifi örer ve sonunda, onu koparamayacak kadar güçlü yaparız.” der.

            Önemli olan, güzel alışkanlıklar edinebilmektir. Hallac-ı Mansur kendisinden öğüt isteyen birisine, “Kendini iyiliğe alıştır. Yoksa nefsin seni kötülüğe alıştırır.” demiştir.

            İradelerini iyiye yöneltemeyenler kötü alışkanlıkların tuzağına düşerler. Bu tuzaktan uzak durmak için gayret göstermek gerekir.

            Kötülük nefse cazip gelir. Hele başkaları da içindeyse insan bahaneler bulmakta gecikmez. “Falan da böyle, filan da... “Halbuki başkalarının kötülükte oluşu ne bize mazeret teşkil eder, ne de kötülüğümüzü iyiliğe dönüştürür. Çoğunluğun kendisini ateşe attığı bir yerde onlara uyup kendini ateşe atmak akıllılık değil, deliliğe ortak olmaktır.

            Kötünün ne olduğunu iyi bilmek, ondan uzaklaşmada, onu tekrarlamada bize yardımcı olur. Maddi ve manevi yönden açtığı yaraları düşünmek, kendisinden kaçınmak için yeterli sebep olur. Alışkanlık haline getirmeye hiçbir özür kalmaz. Hz. Ömer “Kötülüğü bilmeyen onun tuzağına düşer,” derken bu gerçeği anlatır.

            İyi alışkanlıklar edinebilmek zor değildir. Kötü alışkanlıklar edinmede kullandığımız aynı iradeyi bu defa iyide kullanacağız.

            Başlangıçta kötü alışkanlıklarımızı terk etmede zorlanabiliriz. Ama istedikten, mücadeleyi göze aldıktan sonra zor diye bir şey yoktur.

            Hepsinden önemlisi, daha başlangıçtayken kötü alışkanlıkların tuzağına düşmemektir. İlk adım önemlidir. Küçük gördüğümüz ilk adımlar bizi çok büyük ve tehlikeli sonuçlara götürebilir. Öyle ki, hayat boyu  ızdırabını yaşarız.

            Zihni yanlış ve zarar düşüncelerden ayıklamak, güzel ve faydalı bilgilerle doldurmaya çalışmak, güzel alışkanlıklardandır.

            Boş vakitleri değerlendirmeyi alışkanlık edinmek, kitap okuyarak veya faydalı bir işle meşgul olarak geçirmek ne kadar güzeldir. Zamanla bunlar otomatikleşir. Bu defa o güzel alışkanlıkları yapamayınca rahatsız oluruz.

            Mutlu olmak isteyenler iyi alışkanlıklar kazanmalı.

NASIL BİR ÖRNEK

Karıncaların bir reis, arıların bir beyin, turnaların bir kılavuzu vardır. Çocuk annesini, küçük büyüğünü, öğrenci öğretmenini taklit eder.

Acaba bizim örneğimiz ve rehberimiz kim? Kimlere özeniyor, kimlere benzemeye çalışıyor, kimler gibi olmaya çaba sarf ediyoruz?

Örnek edindiğimiz kişiler faziletli, dürüst, çalışkan, azimli, gayretli, kararlı, cesur, iyiliksever, cömert kişiler mi?

Başta Peygamberler olmak üzere, İslam büyükleri birer yıldız gibi bize ışık tutmaktadır.

Tembel, zevkine düşkün, bencil, hazırcı, nemelazımcı, serseri, aylak, başıboş ve gayesiz insanlar örnek olamazlar. Kendilerini yola getiremeyenler, başkalarına nasıl yol gösterebilirler? Kötüler örnek teşkil etmez.

            Örnek edindiğimiz  özendiğimiz kişilerin bize neler kazandırıp kaybettirdiği önemli. Akıllı insan, değil sadece iyi insanlardan, kötü insanların kötülüklerinden de ders almasını bilendir. “İyiliği kötüden öğrendim.” diyen bilgin doğru söylemiştir. Kötülükten, kötülerden ders almak bizzat onunla içli dışlı olmak demek değildir. Doğru yolumuzda yürürken muhatap olmaya mecbur olduğumuz  veya elimizde olmadan gözümüze kulağımıza ilişen kötülükler, hatalar, yanlışlar iyiye, doğruya gerçeğe yönelmede bize yardımcı olabilir.

Çöplükteki gülü görebilen insanlar kendilerine iyi örnekler bulmakta, kötülerin bile iyi yönlerini görmekte güçlük çekmezler.

Şunu da unutmamalıyız ki, iyi örnekler aradığımız kadar, kendimizin de örnek bir kişiliğe sahip olmamız gerekir. Sözlerden çok halimiz, davranışlarımız gerçekleri haykırmalı. Pırıl pırıl yaşanan huzur dolu bir hayat, başkalarını mıknatıs gibi kendisine çekmekte gecikmeyecektir.

 ARKADAŞ,  AMA NASIL?

            Cenab-ı Hak, Davud Peygambere(a.s) tek başına kalmamasını, arkadaş edinmesini emreder. O da “Sana bağlanmama engel olmadan insanların sevgisini nasıl kazanayım?” diye sorar. Allah, “İnsanlarla kabiliyetlerine göre geçin ve öylece anlaş,” buyurur.

            Burada arkadaş edinmenin gerekliliği kadar, arkadaşlığın yolu da en güzel şekilde gösterilmiş oluyor.

            İnsan yalnız yaşayamaz. Bir toplum içinde yaşamak zorundadır. Gam ve kederlerle dolu hayat yükünü hafifletecek, sevinç ve neşesine ortak olacak bir arkadaş edinmek ister. Bu bir ihtiyaçtır.

            Arkadaş, insanın en yakın dostu, en candan yoldaşıdır.

            Arkadaş, insanın gören gözü, işten kulağı, düşünen aklıdır. Aristo, gerçek arkadaşlığı, “iki gövdede yaşayan bir ruh ve iki ruhla yaşayan bir gövde”ye benzetir. Bizim duyduğumuzu duyabilen, acımızı ve sevincimizi kendi acı ve sevinci gibi paylaşabilen arkadaş, gerçek arkadaştır.

            Gerçek arkadaştan yoksunluk büyük bir kayıptır. Yeni başka bir şeyle doldurulamayacak kadar büyük bir boşluktur.

            Dost edinmemek, dostları azaltmak da felakettir. Schiller’in deyimiyle, “Dostların azaldığı ölçüde insan ölüme yaklaşmış olur.”

            Vefalı dost, insan için büyük bir şanstır.

            Hz. Ali, “Gerçek arkadaş her zaman seninle olabilen, sana faydalı olabilmek için zarara katlanabilen, zamanın bela ve felaketleriyle karşılaştığın zaman, ne pahasına olursa olsun yardımına koşabilendir.”

            Gerçek dost en vefalı, en sadık dosttur.

            Gerçek dost, Oscar Wilde’in dediği gibi insanın “sadece üzüntüsüne katılabilen değil arkadaşının başarısına sevinebilecek kadar yüksek bir ruh gösterebilen insandır.”

            Nietzsche, güllerin,lalelerin, bütün çiçeklerin solacağını, çelik ve demirlerin kırılacağını, ama gerçek dostluğun hiçbir zaman solup kırılmayacağını söyler.

            “Söyle arkadaşını, ne olduğunu söyleyeyim,” demişler. Peygamberimiz, “Kişi arkadaşının yolundadır. Sizlerden biri arkadaş edineceği kimseye iyi baksın,”buyururken, arkadaş seçiminde çok dikkatli olunması gerektiğini söyler. Kötü arkadaş çürük elma gibi arkadaşını da bozar. Mikrop gibidir, hastalık bulaştırır. Bu hastalık çoğu kere maddi olmakla kalmaz, manevi hayata da sirayet eder. Kur’ân’da Kıyamet gününde bazı insanların arkadaşlarından, “Keşke falanı arkadaş edinmeseydim. Şöyle şöyle yaptı,” diyeceklerinden bahsedilir.

            Arkadaş seçimi, insanın ömür boyu vereceği en önemli kararlardan birini teşkil eder.

            Fikir yapısı ve yaşayış tarzı bozuk, tembel, serseri, başı boş insanlar kendilerine olduğu kadar, arkadaşlarına da zararlıdır.

            Hz.Ömer, “Sakın kötüyle arkadaşlık etme. Zira onun huyları sana da geçer. Sen de onun gibi olursun,” der.

            Felaket anında insanı yalnız bırakan, kötülüğe sürükleyen, sadece menfaatini düşünen, kişiyi maddi ve manevi zarara sokan arkadaş kötü arkadaştır.

            Arkadaşlarını iyi seçemeyenler zarardan kurtulamaz, mutsuzluğun girdabına düşerler.

            İyi bir arkadaş,

-          Karşılıksız sevebilmeli;

-          Akıllı olmalı

-          İnançlı, hoşgörülü, alçakgönüllü, vefalı kısacası güzel ahlaklı olmalı.

 

Cafer-i Sadık, “Beş kimseyle arkadaşlık etme!” de:

1.      Yalancıyla arkadaşlık etme. İnanırsan aldanabilirsin. Çünkü o seraba benzer. Uzağı yakın, yakını uzak gösterir.

2.      Ahmakla arkadaşlık yapma. Çünkü sana fayda vereceğim derken zarar verir.

3.      Cimriyle arkadaş olma. Çünkü ciddi şekilde ihtiyacın olduğu zaman yardımını senden esirger.

4.      Korkakla arkadaşlık yapma. Çünkü seni ele verir. Bir tehlike anında seni bırakıp kaçar, yalnız bırakır.

5.      Günahkarla arkadaşlık kurma. Çünkü o seni bir lokmaya,hatta daha azına bile feda edebilir.

 

Arkadaş edinmek isteyen, arkadaşlığı paylaşmayı da bilmelidir. Tek taraflı arkadaşlık olmaz. Arkadaşımızdan istediğimiz kadar bizde verebilmeliyiz.

            Arkadaşımızdan samimiyet, sevgi, şefkat, fedakarlık, incelik, zariflik, insaf, merhamet, yumuşak huyluluk isteriz. Ama bizde ona karşı böyle olabiliyor muyuz?

            Hatasız kul olmaz. Arkadaşımız da nihayet bir insandır. Hatalarını hoş görebilmeli, bir hatası yüzünden alakayı kesmemeli, küsüp darılmamalıyız. Bizimde hatalarımız yok mu?

            Kendi kusur ve hatalarımızı bağışlamasını istediğimiz kadar bizde onu bağışlayabilmeliyiz. Ona iyi davranmalı, şiddet ve kabalıktan kaçınmalı, yardımına koşabilmeliyiz.

            Hz.Ömer, “Dostunun seninle ilgili olan işini güzel gör ki, gerektiğinde sana daha güzeliyle karşılıkta bulunsun,” der.

   &nbs

Yorum (yok) Yorum yaz!

AKŞAM ZİYASI 7

25/4/2008 ·

İNSANI YÜKSELTME

Senin mâhiyetin hatta meleklerden de ulvîdir.
Avâlim sende pünhandır, cihanlar sende matvîdir.
M.A.

İnsan, her felsefî ve ilmî görüşün temel mevzuudur. O hesaba katılmadan ne bir felsefe yapmak, ne de ilimlere geçmek mümkün değildir. Fiziğiyle, metafiziğiyle ilimlere mevzu odur ve onun dışındaki her şeyin, onunla münasebeti nispetinde bir ağırlığı ve kıymeti vardır.

İlimler kol kol onun etrafında kümelenir ve onun çeşitli yönlerinden bahisler açarlar. Kitaplar ona koşar, onunla dolar ve etrafa nur saçarlar.

Vücûdunun biçimi ve fonksiyonlarının mükemmel ayarlanmasıyla, inanılmayacak ölçüde ideâl bir yapı olan bu varlığın özünün, uzuvlarından hangisinin anatomisine eğilirsek eğilelim, karşısında hayranlık duymamak mümkün değildir.

Ya iç âlemindeki derinlik ve devamlı buudlaşabilme istidâdı... Kompleks bir beyin ve maddî ölçüler içinde bulanık bir mahiyet arz eden ruh; sonra bu iki sırlı varlığın tam bir âhenk içindeki münasebeti... Bunların her birerleri, o muhteşem âbidenin taç tabakasındaki renklerden, billûrlaşan ma’nâlardır.

Biz şimdilik, ne tu muhteşem zâhire, ne de bu menşurla az buçuk sezebildiğimiz bâtına temas etmeyecek ve sadece onu yükselten bir-iki istidat ve kabiliyetinden söz edeceğiz.

İnsan her şeyi ile anlaşılması güç bir varlıktır. Gariplik ve tuhaflıkları dünyaya gelişiyle başlar ve devam eder. Onun dışında her canlı dünyaya ayak basarken, başka bir âlemde yetiştirilmiş gibi, hayat kanunlarına âşina ve en mükemmel insiyaklarla gelir. O ise, en muhteşem ve mübeccel bir varlık olmasına rağmen, bütün bu insiyaklardan ve hayat için gerekli fonksiyonlardan mahrum olarak karşımıza çıkar. Onun hayvanî mevcudiyetinin mekanik nizamını aşan her şey, akıl, zihin, irade, hürriyet, his ve iç müşahede sayesinde burada teşekkül eder. İç ve dış bütünlüğüne bu suretle kavuşur ve benliğine de ancak bu yolla erer.

Onda bir niyet ve geleceğin büyük adamı olma remzinden ibaret olan bu istidâtlar, ancak ta’lim ve terbiye ile inkişaf ettirilir. İç müşahede ve murâkabe ile buutlaştırılır. Onu insiyaklarına terk etmek ise, en mükemmel şey olma yolundaki bir nüveyi veya nüveler topluluğunu, en pespâye, en sefil ve en acınacak hâlde bırakmak demektir.

Aslan, kendisi için gerekli olan pençesiyle, sığır boynuzuyla, köpek de dişiyle dünyaya geldikleri hâlde, insan; bütün müdafaa ve taarruz vasıtalarını kendi hazırlama durumunda buraya gönderilir.

Hayatı için gerekli olan her şeyi celp etmede, zararlı her şeyi de defetmede, basiret ve zekâsıyla; irade ve aklıyla, icat ettiği şeyleri kullanacak ve bunlarla ferdî ve insanî dünyasını.. Huzur dolu insanî dünyasını kuracaktır. Sonra da meydana getirdiği eserleri, gönül ve fikir dünyasında kurduğu, yaşattığı değerleri gelecek nesillere bırakacaktır.

Böyle yapacaktır; zira o, sadece içinde bulunduğu ânı yaşamamaktadır. Geçmiş ve gelecek zamanlar, onun nazarında diri ve mevcudiyetinden birer parçadırlar. Onun içindir ki, geçmişten bugüne tefekkür ve ilim hayatımıza hizmet edenler, sa’y ve gayretlerinin semerelerini bizzat görmemelerine rağmen, fütur getirmemiş ve nemelâzımcılığa düşmemişlerdir. İnsanlık için çalışmış, didinmiş, ilim ve kültür adına yığın yığın miras bırakmışlardır. Eğer böyle olmasaydı, bugün yeryüzünde ne ilimden, ne de medeniyetten söz etmek mümkün olmayacaktı.

İlim, hars ve medeniyet mirasının yanında, mükemmel ve faziletli insan da, yine beşerî sa’y ve cehdin semeresidir. Onun isti’dâtlarını geliştirme, davranışlarını plânlama; iyiye ve fazilete sevk etme, hep kendi nev’inin eliyle olmuştur. Bütün tarih boyunca, bir nesil, diğer bir neslin terbiyesini derpiş etmiş (1) ve bunu kendine vazife bilmiştir... Bu itibarla, öncekilerin sonrakilere en büyük armağanı da, iyi bir terbiye olmuştur.

Terbiye; insanın, hayvanî temâyülleri dolayısıyla gayesinden, insanlığından ayrılmasına mâni olur. Hareket ve faaliyetlerinin hududunu tayin ederek başıboş bırakılmamasını ve yozlaşmamasını sağlar. Aynı zamanda terbiye; insanın, beraberinde dünyaya getirdiği kabiliyetleri de inkişaf ettirir ve insan rûhunda meknî ve saklı potansiyelin ortaya çıkmasına yardım eder.

İnsanda hep iyinin ve güzelin nüveleri vardır. Kötünün ve çirkinliğin nüveleri yoktur. Şehvet, öfke ve intikam gibi şeyler bile bir bakıma, dolaylı güzellikler için fidanlıklar hükmündedir. Ancak, şurası da unutulmamalıdır ki, müspet-menfi her şeyde görülen güzellik, bir terbiye mahsûlü olduğu gibi, bizzat insanın insan olması da yine, bir terbiyeye müsteniddir. Akıl, irade ve iç müşahedeye bütün fonksiyonlarını eda ettirecek bir terbiyeye... İnsanı, hayvanî mevcudiyetin fevkine çıkaran, onu illî kanunlara göre cereyan eden tabiat karşısında otonom yapan, sonra da onu, “Mutlak, Hür ve Muhtar” olan bir mevcuda bağlayan ayırıcı özellik onun aklî bir varlık olmasında, irade ve iç müşahedeye mâlik bulunmasında aranmalıdır.

Akıl, felsefî tarifiyle: “Kanun ve prensiplerden hareket ederek, umumî olandan hususî hâlleri çıkaran bir kabiliyettir.” Hayvanla insan arasındaki mahiyet farkının temelinde de, bilhassa bu faal akıl gözükmektedir ki, bu da insanlığa has bir nimettir.

İnsanı, insan yapan âmillerin başında akıl gelir; ne var ki o, mükemmelleştirilmiş şekli ve olgunlaştırılmış hâliyle değil de, basit ve kapalı olarak insana verilmiştir. İnsan, kendisi ile hayvan arasındaki bu mahiyet farkını geliştirerek, inkişaf ettirme mecburiyetindedir. Akıl, iç ve dış dünya arasında kordon durumuna gelip, vicdanla birleşince apayrı bir hüviyet alır. Buna şayet (bulunuşla) (buluşun) birleşmesi denecekse, vicdan da, amelî bakımdan hüküm veren, hareket ve istikâmetimizi gösteren (akıl) durumuna gelir. Aklın zihinleşip, kendi vazifesini eda etmesinde en son gaye, en ulvî ideâl ise, ALLAH ma’rifetine ermektir. Bu ma’rifete eren akıl veya zihin, kemâle vasıl olmuş ve vicdanî mükellefiyetlerin de altına girmiş demektir.

İnsanı insan yapan hususlardan biri de onun hürriyetidir: Yani, kendi hareketlerini kendinin tayin etmesi, faal bir akla, “otonomiye” malik olmasıdır. Bu sayede insan, canlı-cansız bütün tabiatın fevkine çıkar; hareketlerini kontrol etme ve hesabını verme kabiliyetini kazanır. İnsanı makine gören ve onun iradesini inkâr edenlerle, çok sathî ve banal görüşlü bir kısım pozitivist ve materyalist çevrelerin, kayda değmeyen mütalâaları bertaraf edilecek olursa, hürriyet ve insan iradesi hesaba katılmadan, ne ahlâkîliği, ne de lâahlâkîliği izah etmek mümkün değildir.

Demek ki, insanda hür ve muhtar bir yönün, yani, tabiattaki kanunlar tarafından tayin edilmeyen bir cihetin mevcut olduğunu ve bunun da ahlâka mesnet teşkil ettiğini kabul etmek, bir yüce âleme muhatap olma, sonra da böyle bir muhatap olmaya terettüp eden mükellefiyetleri yerine getirme; dış telkin ve iç müşahede ile iyiyi, kötüyü tefrik etme gibi durumlardan ötürü zaruri görülmektedir.

Daha sonra, dış âlemle alâkalı kavrayışlar ve iç imtisâslar ma’nâların nurdan hüzmeler hâlinde vicdanda makes bulması ve doğrulanması- imkân âleminin verâsına menfezler açar ki, bu devrede insan, içinde yaşadığı mekân buutlarından yukarılara doğru yükselme hisseder. Aklın cevelânı, iradenin kararlılığı ve müşahedenin sağlamlığına göre “mi’rac” diyeceğimiz böyle bir husus, her fert için bahis mevzuudur ve her fert elindeki kâse ve içindeki kevsere göre bundan hissedâr olur.

Bunun ötesinde ise, en kâmil dimağların, en muhteşem iradelerin ve en derin iç müşahede ve zevk sahiplerinin ulaştığı bir nokta vardır ki; o da, varlığımız arkasında varlığını, irademizde iradesini, hissimizde bildirip erdirmesini bize duyuran ve bizi bu neşveye erdiren muhteşem Yaratıcı’nın eşsiz güzelliğini müşahede etmektir.

Asırlardan beri insanımız, bu ulvî yolculuğa karşı yabancı ve bigânedir. Onu, mahiyetinin ma’rifetine erdirmek; aklını inkişaf ettirip iradesine fer getirmek, his âlemini durulaştırıp tabiatın mâverâsıyla temasını temin etmek, büyük terbiyecilerimizin vazifesidir.

Bütün terbiyecilere bir kere daha seslenip ilân ediyoruz ki; makine çarkları arasında makineleşen neslimize, onu insan kılacak terbiyeyi vermede, şayet biraz daha gecikecek olursanız, tarih önünde bütün bir yamyamlaşmanın sorumlusu sizler olacaksınız.

8-Şu üç şey kimse bulunursa Allah onu himayesine alır ve cennetine kor:

·      Zayıflara merhametle yaklaşmak,

·      Anne babaya şefkatli olmak,

·      Emri altında bulunanlara iyilik etmek.

 

21. YÜZYILDA HZ. MUHAMMED (SAV) GERÇEĞİ

19. asır, insanın madde ve mânâ boyutuyla, meçhulün kucağına düştüğü bir asır oldu. Ve belki de insanlık hiçbir dönemde bu yüzyılda maruz kaldığı fikir ızdırabıma maruz kalmadı. Vicdanın ziyasıyla aklın nurunun imtizaç edilemediği bu asır, insanlık için fikir çilesinden daha büyük işkencenin olmadığının belgesi olmuş; maddenin bağrında nice dimağlar, nice ömürler heba olup gitmiş: nice deha şaşkınlık batağında ömürlerini tamamlamışlardır. İlmî gelişmelerin baş döndüren hızı. Hayata maddeyi egemen kılmış, bakışlar da maddeyle perdelenince, varlığı sayısız delillerle zahir olan Zat-ı Ezel ve Ebed de yok kabul edilenler arasına alınmıştı. Filozofların 'Tanrı öldü", "peygamberler sustu, filozoflar konuşacak" çığlıkları enfüsü ve afakı inletmişti. Bu sesler zihinleri harap edip hayatı "ölümlü yalan" olarak nitelerken; insanlığa "sonun yokluk senin" diye fısıldamıştı. Bu asrın fikir cenderesinde yaşanan ızdırabı şair bir mısrayla ne güzel özetler, ne güzel anlatır:

"Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz."

Ruhun yok kabul edildiği ve "Tanrı öldü" çığlıklarının atıldığı bu asır. İnananları da etkilemiş; zaman zaman da olsa, "Ya dehre gelmeseydim: ya aklım olmasaydı" cümlesinde ifade edildiği gibi, pek çoğu bunalmıştı. Batı dünyasında temellenen pozitivist düşünce bizde de pek çetin bir kışı beraberinde getirmiş ve o dönemde yaşamış bazı meşhur allâmelerimizi bile bazı tekellüflü yorumlar yapmayı düşünmeye sevk etmiştir. Doğrusu pek çetin bir kış başlamıştı. Artık insan "ahsen-i takvim" değil, "düşünen canlı" idi. Bütün bir varlık tesadüflerin ve tekâmüllerin (evrim) eseri sayılıyor; insanlığa, kutsala veda etmesi tavsiye ediliyor; buna karşı çıkanlarsa bilim düşmanı olarak etiketleniyordu. İman, ateş olmuş. Sahibini yakıyordu; oysa iman ateşleri söndüren güçtü. Bilimi, inkâra giden yol olarak görenler, ne derlerse desinler, hakikat güneşi üflemekle sönmeyecek. Hakikatin arayıcısı insan, sonunun yokluk, kendisinin de bir hiç olduğuna inanmayacak ve fıtratın sesi dinmeyecekti:

"Çocukken haftalar bana asırdı

Derken saat oldu derken saniye

İlk düşünce beni yokluk ısırdı

Sonum yokluk olsa bu varlık niye?"

Albert Camus gibiler, insanı ve eşyayı bir '"YABANCI" olarak gösterseler bile, insan, niçin var olduğunu hiçbir zaman es geçmeyecek ve bu sorulara cevap arayacaktı.

"'Ne için yaşıyorum, ne için arzuluyorum, ne için çalışıyorum? Hayalimde, kendi ölümümle yok olmayacak bir anlam var mıdır? Amacım olmadan bir şey yapamam, yaşayamam ben." Lev Nikolayeviç Tolstoy, varlığı ve gayesini böyle sorgularken, bizim şiirlerimizde yokluğa isyan ediliyordu:

"Boğuşmak hayat denen sebepsiz savaş için

Yaşamak en sonunda dikilen bir taş için

Bütün ızdırapların işte en korkuncu bu

Bir avuç toprak olmak düşünen bir baş için

Bizi İster bir toz yap savur mahşer yelinde

İster sürü çöp gibi tufanların yelinde

Sonunda bir varlığa ulaştır da ALLAH’IM

Bırakma tabiatın merhametsiz elinde."

Esasen insan, yaratılışı gereği kendisini var edeni, vicdanın sesi ve aklının nuruyla bulacak özellikledir. Ne kadar aleyhle propaganda yapılırsa yapılsın, insan kendisinin ve kâinatın bir yaratıcısı olduğunu hissedebilir.

Yaşanmış bir olay

Sovyetler Birliği döneminde okullarda ateizm dersleri gösterilmekte, genç beyinlere; yaratıcı bir güç yoktur, kâinatın var oluşu ve işleyişi tesadüflerin eseridir denmekte... Yıllar yılı bu şekilde eğitim gören tıp fakültesi öğrencileri ateizm dersinden sınava girmekteler... Öğrencilerden biri sınav başlamadan önce dudaklarını kıpırdatmakta, sanki yanındakilere bir şeyler anlatmaktadır.

Görevli yanına yaklaşır ve sorar:

"Ne yapıyorsun?" Cevap enteresandır: "Sınavın iyi geçmesi için Allah'tan yardım istiyorum!"

Ateizm dersinde Allah'a yalvarılmakta: Allah'ın inkârı gayesiyle okutulan dersin sınavında inkâr ettirilmek istenenden yardım istenmekte...

Bu hâdise bir yönüyle trajikomik olsa da, vicdanların bastırılamayan, engel tanımayan sesini ifade etmesi açısından da çok önemlidir. Demek ki. Allah ve peygamber inancı, yani din düşüncesi ve duygusu, vicdanın derinliklerinde mahfi bir volkandır; onu söndürmeye, dindirmeye çalışmak yaratılışla çatışmaktır... Bu ve benzeri örneklere bakarak diyebiliriz ki. İnkâr birçok yönüyle psikolojik bir hâdisedir.

Yoksa akıl sahibi herkes fıtratının, vicdanının sesini duyar. Akıl ve vicdan 'Allah' der, 'bekâ' der ve bunları tebliğ eden "peygamber" der.

Fıtratın ve vicdanın sesi dinmez, vicdan yalan söylemez:

"O'dur eğriliğe düzün hamlesi,

Pehmin ilk nidası ahir cümlesi

Allah'ın sesidir vicdanın sesi

Vicdanın sesidir Allahüekber."

21. yüzyıl, fıtratın sesinin yüzyılı olmaya namzet görünüyor. Bu gerçeğin en yüksek ve en güzel sadası olan Hz. Muhammed (s.a.s)'in şifayab eli, bugün de, beşerin bütün dertlerine şifa olmaya devam ediyor. Arayanlar; Amerika'dan Fransa'ya. Çin'den Hind'e, O'nun yolunu buluyor.

-Üç zümre vardır ki onlar sorulmazlar(amelleri kabul edilmez ve muhatap alınmazlar):

·      Ululukta Allah ile yarışan, Çünkü ululuk Allah’ın ridasıdır.

·      Allah’ın emirlerinde şüphe eden,

·      Allah’ın rahmetinden ümidini kesen.

 

BEBEKLERİN İHTİYAÇ DİLİ

Beden dili ve konuşma dışında insanın kendisini ifade ettiği başka yollar da vardır. Onun dünyalar kadar geniş ve sırlı iç âlemi, kısmen de olsa bu yolla dışa açılır. Nice hal, ızdırap, umut ve hüzün vardır ki, ancak ağlamakla anlatılır. Bazen de öyle bir mana yüklenir ki ağlamaya, onun taşıdığı mana, ağlamanın dışında hiçbir tavır ve davranışla anlatılamaz. Kim bilir, belki de yeryüzü için depremler, dağlar için volkanlar ne ise, insan için de ağlamak odur. Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed'in (sas) beyanına göre ağlamak; "Allah'ın rahmetinin bir eseridir..." Hele söz konusu olan bebekler ise, ağlamak Cenab-ı Hakk'ın sonsuz rahmetinin onlardaki küçük bir tecellisidir. Bundan dolayı ebeveynler, bilhassa da anneler, bebekleri ağladığı için üzülmek yerine, Allah'ın rahmetinin muhteşem neticelerini görmeye çalışmalıdır. Çünkü bebeklerin ihtiyaçlarını haber vermek için kullandıkları yegâne dil ağlamaktır.
Bebeğin âlemle temas kurmasını sağlayan ve sosyalleşme yolunda attığı ilk adım olarak görülen ağlama, ihtiyaçların karşılanması için bir ikaz lambası gibidir. Bebek, ihtiyaçlarını hisseder; ancak onları karşılayamaz. Başkasının yardımına ihtiyacı olduğunu söylemek için ağlar.
Bebeğin dünya hayatına ağlayarak başlaması zaruri bir ihtiyaçtır. Zira bu ilk ağlamalar bebeğin akciğerlerinin açılmasına, hava almasına ve kalbin çalışmaya devam etmesine vesile olur. O yüzden yeni doğan bir bebek mutlaka ağlamalıdır. Bebeklerin % 70-80'i doğar doğmaz kendileri ağlar. Şayet ağlamıyorsa kaba etlerine, ayak altlarına vurularak, sırtı okşanarak uyarılır ve ağlaması sağlanır. Bu uyarılmalarla bebeklerin % 99'u ağlar. Buna rağmen ağlamıyorsa, ambu denen bir alet ile ağzından basınçlı hava verilir, nefes alması hala gerçekleşmemişse, nefes borusuna tüp yerleştirilerek ve gerekirse makineye bağlanarak hava alması sağlanır. Çünkü bebeklerin dünya hayatına ağlayarak başlamaları bebeğin sağlığı için son derece önemlidir.
Bebeklerin ilk 15 gün içindeki ağlamaları akciğerlerin kapasitesini genişletmeyi ve kalbin daha iyi çalışmasına vesile olur. Bu yüzden hiç ağlamayan veya çok az ağlayan bebeklerin bu süre içerisinde (ilk 15 gün), ayaklarına vurularak ağlatılması gerekir. Bebek kendiliğinden ağlıyorsa, en azından sinir sistemi, kalb ve akciğerleri sağlıklı çalışıyor demektir.

Bebekler neden ağlar?
İlk haftalarda bebek ağlamalarının sebebini anlamak çok zordur. Bebeklerin ağlamasının en sık sebebi acıkmasıdır. Bebekler çok sık acıkır, bazen emzirmeden 15-20 dakika sonra bile acıkıp ağlayabilir. Bunu emdikten sonra susmasından anlarız. Annesini emdikten hemen sonra ağlamaya başlarsa, bunun iki sebebi vardır: Ya aldığı süt ona yetmemiş yani karnı doymamıştır veya gazı vardır. Bebek zayıfsa ve çok az kilo alıyor ise, ağlamalarının sebebi açlık olabilir. Bebek yeterli süt emip doyduğu halde, mızmızlı bir sesle ağlıyorsa, sevgi ve ilgi eksikliği çekiyor demektir. Süt onun için nasıl maddi bir gıda ise; sevgi, ilgi ve şefkat de o derece ihtiyaç hissettiği manevi bir gıdadır.
Bebeğin karnı tok ve altı temiz olduğu halde, bacaklarını karnına doğru çekerek acı bir sesle ağlıyor ise, gaza bağlı karın ağrısından şüphelenmek gerekir. İlk üç-dört ayda emerken yuttuğu hava veya hazımsızlıktan dolayı oluşan gazlar, bağırsaklarını gererek sancıya sebep olur.
Kabızlık çeken bebek de, gazı olan bebek gibi rahatsız olur ve ağlayarak bunu belli eder. Kabız olan bebeğin karnı gergindir. Üç günden fazla büyük abdestini yapamayan bebeğin ağlama sebebi kabızlık olabilir. İlk üç ayda bebekler, hazım sistemi olgunlaşıncaya kadar, sık sık kabız ve ishal olabilir. Bağırsak rahatsızlıkları sonucu ağlamaları bitmez. Dördüncü aydan sonra ağlamalar azalır.
Bebekler ayrıca üşümekten veya hararetten de ağlar. Bebekler harekete ihtiyacı varken kımıldamasına izin verilmiyorsa, uyumak istiyorken oynatılıyorsa yahut aksine oynamak istiyorken uyumaya zorlanıyorsa, burnu tıkalı olduğundan nefes almakta zorlanıyorsa, diş çıkarıyorsa, pişiği varsa, altı ıslaksa ağlar. Bebekler ayrıca aşırı uyarılma durumlarında, korku ve şokta ağlar. Mesela, aşırı gürültü, ani ve yüksek ses, soğuk bir elle bebeğe dokunma ve keskin kokular da bebeğin ağlamasına yol açabilir.
Bebeğin bulunduğu ortamın havasız veya çok sıcak olması da bebeklerin ağlama sebeplerindendir. Bazen, özellikle de kış gecelerinde, gece yarısı ağlamaya başlayan bebek, 2-3 saat hiç durmadan ağlar. Aile, bebeğin susmayacağını düşünerek doktora götürmeye karar verir. Bebeği dışarı çıkarınca bebek hemen susar. Bunun manası çok açıktır: bebeğin odası çok havasız ve/veya çok sıcaktır. Bu yüzden temiz ve serin havaya çıkan bebek rahatlayarak susmuş hatta uyumuştur.
Makat çatlakları yahut makatın kasılarak gaz ve gaita çıkışının engellenmesi sebebiyle bebek ağlayabilir. Görünürde ağlamasını açıklayacak bir sebep bulunamazsa, daha ileri araştırmalar yapılır. Kız çocuklarında yaratılış gereği dışkının idrar yollarına bulaşma ihtimali yüksektir. Bu sebepten kız çocuklarında "idrar yolları enfeksiyonu" araştırılmalıdır. Böyle bir hadiseye karşı ise baştan tedbirli davranarak kız çocuklarının altı temizlenirken dikkat edilmeli ve büyük abdesti, idrar yoluna bulaştırılmamalıdır. Kulak, boğaz ve bağırsak iltihapları da ağlama ve huzursuzluk sebebidir. Erkek çocuklarda fimozis (sünnet derisinin ucunun darlığı), fıtık, invaginasyon (bebeklerde bağırsakların iç içe geçmesi), hidrosel (yumurtalıkların su toplaması) de ağlama sebebidir. Bunlar ancak uzman doktor tarafından ayırt edilebilir.
Ağlayan bebek nasıl susturulur?
Ağlayan bebekler genellikle kucağa alındığında susar. Bu tesadüfi bir durum değildir. Anne rahminde son dört ayını annesinin kalb seslerini şiddetli bir şekilde duyarak geçiren bebek, alıştığı bu sesten uzak kaldığı için huzursuz olur. Kucağa alındığında duyacağı kalb sesleri, bebeğin kendini tekrar emniyette hissetmesine, huzurlu olmasına vesile olur. Bu sebeple bebeğin ağlamasını durdurmanın en tesirli yolu, onu tutup kaldırmak ve kucağa almaktır. Birinci yıldaki ağlamaların % 85'inin bu şekilde durdurulabildiği görülmüştür.
Emzirme ve hafifçe sallama da, ağlamayı durdurmada tesirlidir. Üçüncü aydan itibaren annenin sesi ve bebeğe bir şeyler göstermek de ağlamayı kesmede müessir olmaktadır. Dördüncü ayda ise, görme ve işitmeye dayalı uyarılar da (sesli ve renkli çeşitli oyuncaklar) bebeğin ağlamasını keser. Hafif bir şekilde bebeği sallama, pozisyonunu değiştirme gibi hareketlerde bebeği yatıştırabilir.
Ağlayan bebeği susturmak için ona emzik vermek doğru değildir. Bebek ağlıyorsa, muhakkak bir sebebi vardır. Bebeğin ağlama sebebini araştırıp ona göre müdahale etmek gerekir. Altı ıslaksa temizlenmeli, acıkmışsa doyurulmalıdır. Gazı varsa, omuz üzerinde sırtı sıvazlanarak gazını çıkarmasına yardım edilmelidir. Bazen bebeğin sırtüstü yatırılarak tekmeler atmasına izin verilmeli, serbest hareketlerle rahatlatılmalıdır. Bebeğinizin sancısı varsa, canı yanıyorsa bunların sebepleri araştırılmalıdır. Bebek bilhassa diş çıkarma döneminde mızırtılı şekilde ağlar. Bu durumda; zararsız, diş kaşıyıcıları ve diş jeliyle kaşıntısı giderilmelidir. Bu müdahalelere rağmen bebek ağlamaya devam ediyorsa, doktora danışmak gerekir.

Bebekler hep aynı şekilde mi ağlar?
Umumiyetle bebek ağlamasının aynı ritm ve tonda olduğu zannedilir. Oysa bebekler ihtiyacına göre farklı şekillerde ağlar. Bebeğin acı, kızgınlık ve açlık belirtmek için çok değişik ve çeşitli ağlama repertuarı vardır. Açlığı belirten ağlamanın ekseriya, sessizlik; nefes, ağlama; sessizlik, nefes şeklinde bir ritmi vardır. Kızgınlık belirten ağlama daha yüksek ve keskindir. Mırıltı ve iniltilerle başlayan normal ağlamanın tersine, acı duyduğunu belirten ağlama daha ani ve canhıraş bir şekilde başlar. Hassas ve tecrübeli anneler, bebeğin ağlama şeklinden neye ihtiyacı olduğunu bilir. Bu, anne ile bebek arasında şifreli bir dildir.

Anne ile bebek arasındaki diyalog
İlk haftalarda bebek, hala kendisini annesinin vücudunun bir parçası olarak algılar. Ana rahmini terk ettiğini geç fark eder. Bazı pedagoglar, doğumdan sonraki bir yılı, "ikinci hamilelik devresi" olarak adlandırır. Gerçekten de, doğumdan sonraki bir yıl boyunca bebeğin anneye bağlılığı devam eder. Annesinin tatlı öpücükleri, sıcak gülümsemeleri, okşamaları vazgeçemeyeceği manevi gıdalardır. Anne, çocuğunun altını temizlerken, bezini bağlarken, şefkatli ellerini onun vücudunda gezdirirken, bebek büyük bir mutluluk duyar.
Bebek, ikinci ayda, sesi, görünüşü ve sıcaklığı ile annesinin kendisine en yakın kişi olduğunu hissetmeye başlar. Yanından uzaklaşınca kaybolduğunu zannedip ağlar. Ağladığı zaman annesini başucunda görünce sevinir, neşeyle mırıldanır. Peygamber Efendimiz (sas) de ağlayan çocuğun teskin edilmesini: "Kim ağlayan çocuğunu sakinleşinceye kadar gönüllerse, Cenab-ı Hak cennette ona, memnun oluncaya kadar ita ve ihsanda bulunur." diye teşvik etmiştir.
Eğer bebek acıkmışsa, annenin ayak sesini duyduğunda ağlayarak karnının doyurulması gerektiğini belirtir. Annelerin çoğunun yaşadığı bir tecrübeye göre, bebeğin acıktığı için ağlaması ile annenin memesinden süt akmasının aynı anda yaşanması ancak Cenab-ı Hakk'ın lütfûyla açıklanabilir. Yine Allah (cc) ihtiyaç sahibi aciz yavrunun ihtiyacının karşılanması için anne ile bebek arasında telepatik bir haberleşme bağı kurmuştur. Anne ile bebek arasında mesafe ve engeller de bulunsa, anne, çocuğunun ağladığını, acıyla kıvrandığını veya acıktığını anında hissedebilir.
Uykusu ağır olan annelerin, çocuğunun ağlamasına nasıl olup da uyandıkları, anlaşılması zor bir telepatik sırdır.
Bazı bölgelerimizde, "Bırak ağlasın, çocuk ağlaya ağlaya büyür, ağlayan çocuğun sesi güzel olur, her ağladığında kucağa alırsan şımarık olur." gibi temelsiz bilgiler vardır.

Ağlayan çocuğa hemen müdahale edilmeli mi?
Ağlamaya çok çabuk karşılık vermek ağlamayı teşvik mi eder, yoksa azaltır mı? Bu konuda yapılan araştırma sonuçlarına göre; hemen müdahale edilen bebeklerin geç müdahale edilenlere kıyasla ağlamalarında azalma olduğu belirlenmiştir. Ancak yavaş ve yumuşak ağlayan bir bebeğe (mesela dinlenmek üzere yatırılmış bir bebek) hemen müdahalenin ağlamayı artırdığı görülmüştür.
Bilhassa 1,5-2 yaş ve üstündeki çocuklarda hemen müdahale, ağlamanın artmasına ve bir alışkanlık haline dönüşmesine sebep olabilir. Bu yaş grubunda, ebeveyn çocuğun bütün ihtiyaçlarının karşılandığını bildiği halde kısa süreli ağlamalarda da hemen müdahale yolunu seçerse, ağlamanın istismar edilmesine ortam hazırlamış olur. Fakat çok uzun süren ağlamalarda müdahale ihmal edilmemelidir. Unutulmamalıdır ki, Efendimiz (sas), çocuk kimin olursa olsun, çocuğun uzun süre ağlatılmamasını ister ve şöyle der: "Uzun kılmak niyetiyle namaza dururum, derken bir çocuk ağlaması işitir, annesine meşakkat vermemek için namazı kısa keserim."
Ağlama, insanlar için bebekliğinden öldüğü güne kadar güç yetiremediği taleplerini, gücü yeten bir makama arz-ı halde bulunmasıdır. Nice şefkat ve merhamet kapısı vardır ki, ancak ağlamakla açılır. İşte bebekler, büyüklerinden; büyükler de Allah'tan sürekli yardım talep etme konumundadırlar. Her yardım isteğine cevap verilmesi de rahmetin bir gereğidir.
Evin içinde bir hayat belirtisi olan bebek seslerinin, aynı zamanda gelecek müjdesi, bereket sebebi ve Allah'ın rahmetine de bir davetiye olduğunu bilerek bebekleri sevgi ve şefkat dolu bir ortamda yarınlara hazırlamaya gayret edilmelidir.

12-Münafığın alameti üçtür:

·      Konuştuğunda yalan söyler,

·      Verdiği sözde durmaz,

·      Emanete ihanet eder.

 

BAŞARININ DÖRT TEMEL UNSURU

ÜMİT

 Hayat faaliyet ve harekettir. Onu yürüten ise şevktir. Şevk dolu bir ruhla hayat meydanına atılan insan, yeis, yani ümitsizlik adı verilen korkunç düşmanla karşılaşır. Bu düşman onun ayağını kaydırıp düşürmeye çalışır.

         “Aman sen de! Bu işi senden başka yapacak kimse yok mu ki? Hem sen bunu başaramazsın. Başkaları yapamadıktan sonra sen mi yapacaksın!” daha bir sürü bahanelerle insanı yolundan döndürmek ister.

         Eğer moral bozulur, maneviyat sarsılırsa insanın bir adım ilerlemesi söz konusu olamaz. Onun içindir ki, bu azılı düşmana karşı,  “Allah’tan ümit kesmeyeniz!” buyuran Rabbimiz den yardım istemeliyiz. O müjdeli silahı kullanmalıyız.

         Ümitsizlik ancak bu silahla yenilir. İnsanlığı kemiren yeis, ancak ümitle yıkılır. Cemiyetlerin kangreni olan bu hastalık sadece ümitle mağlup edilir. Ümitsizlik öldürücü zehirdir. Hayata saplanan bir bıçaktır. Ahlaka kasteder. Ümitsizlikle toplumun faydası kalkar, yerini şahsi çıkarcılık alır. İnsan sadece kendisini düşünmeye başlar. İnsanlar kötü örneklerden delil getirmeye çalışırlar. Tembellere bakıp.

         “Ne yapalım. Herkes benim gibi. Çalışıp da ne olacak? Âlemi ben mi düzelteceğim? Neme lâzım “ der. Yan gelip yatarlar. Yine yükselişin ayak bağı olan ümitsizliğe yakalananlar, ideal, güzel ve üstün örneklere bakıp, “Ben nasıl olsa onlar gibi olamam. Ben kimim, bu işleri yapmak kim?” gibi desiselerle kendilerini avutmaya çalışır. Tembelliğe bahaneler sayıp dökerler.”

         Şu gerçek kulağımıza küpe olmalı. “Yola çıkmayan ilerleyip yol alamaz.” Ümitsizliklerle bir yere varılmaz. “Bir şey tamamen ele geçirilmezse tamamen de terk edilmez.” Buyuran Peygamberimiz.(S.A.V)

Bir defa yola çıkmamızı istiyor. Giriştiğimiz işi yüzde yüz başaramazsak da %70 başaralım. Olsun Hiç başaramamaktan, yapamamaktansa, yarı yarıya da olsa başarmak kazançtır.

         Ümitsizlik başarının birinci engelidir. O engel aşılmadıkça düzlüğe çıkılamaz. Süt kazanına düşen iki kurbağanın hikâyesini bilirsiniz. “Nasıl olsa kurtulamam.” Diye ümitsizliğe düşen kurbağa boğulup giderken, diğeri ümidini yitirmemiş, çırpınmış, çırpındıkça bir yağ tabakası meydana gelmiş, üzerine çıkıp kurtulmuş. Ümitle, güvenle geleceğe baktığımız müddetçe aşamayacağımız yokuş yoktur. Mehmet Akif ne güzel dile getirmiş:

“Atiyi (geleceği) karanlık görerek azmi bırakmak,

Alçak bir ölüm varsa, eminim budur ancak.

.......

Ey dip diri meyyit(ölü) İki el bir baş içindir.

Davransana... Ellerde senin, baş da senindir.”

  “Noksan olur, hata yaparım veya güzel yapamam !” diye işten, hizmetten, bir şeyler yapmaktan kaçmak da nefsin aldatmacasıdır.

 Vicdanımıza sormalı, yapabileceğimiz bir şeyse mazeret bulup görevden kaçmak yerine, “İnşallah başarmaya çalışacağım. Gücüm ölçüsünde yaparım” demeli, vazifeyi şevkle üstlenmeliyiz.

         Karıncadan ibret almalı. Hz. İbrahim’ i ateşe attıklarında, karınca ağzına aldığı suyla ateşe ilerliyormuş. Sormuşlar:

“Nereye böyle karınca kardeş?”

“Nereye olacak? İbrahim Peygamberi Nemrut ateşe attı. Ona su götürüyorum.” Gülmüşler.

“Bu azıcık suyla mı ateşi söndüreceksin?”

“Benim görevim ateşe su taşımak. Götürebildiğim kadarınca götürürüm. Gerisine karışmam. Ateşi söndürüp söndürmemek benim vazifem değil. Allah’a ait. Ben ona karışmam.”

 Biz de öyle yapmalı, vazifemizi en iyi şekilde yapıp gerisine karışmamalıyız.  

İRADE 

       Arkadaşınız çok başarılı,  çok da terbiyeli. Babanız hep âmirlerin takdirini kazanıyor. Anneniz işini çok temiz yapar, herkesin sevip saydığı bir hanım. Komşunuzun büyük oğlu üniversitede okuyor ve sınıflarını takıntısız geçiyor. Belediye başkanınız gibisi yok. Seçim olsa % 90 oyla yine seçilir.

         Acaba bu yakından tanıdığımız insanlar başarılarını neye borçlular, dersiniz?

         Tek kelimeyle iradeli oluşlarına.

         İradeli insanların başaramayacakları bir iş yoktur.

         Fatih sultan Mehmed iradeliydi. İstanbul’u fethetti.

         “Ya ben İstanbul’u alırım, ya da İstanbul beni” diyen güçlü bir iradenin karşısında hangi güç durabilirdi?

         Evliya Çelebi iradeliydi. Bıkmadan, usanmadan ülke ülke dolaşmış, dünyayı tanımış, eşsiz seyahatname ’sini yazmıştı.

         Beyruni iradeliydi. Birçok keşif ve buluşlar yapmış, ilmin öncülerinden olmuştu.

         İrade zaferdir. İrade başarıdır.

         İradesiz insanlar rüzgârın önündeki yapraktan farksızdırlar. Kolay etkilenirler. Güçlüklere dayanamazlar. İradesiz insanları kınayan Mevlânâ, “Her rüzgârla otlar gibi sallanırsan, dağlar kadar olsan da bir ota değmezsin.”der.

         Herkeste irade vardır. Ne var ki, bazıları yaratılışlarındaki bu gücü eğitir, inkişaf ettirir, kaleler gibi sağlamlaştırır; böylece hayatın sıkıntı ve ızdıraplarına dayanırlar.

         İradesini eğitme yoluna gitmeyenler ise başkalarının boyunduruğu altında kalmaya mahkûmdurlar. Emir altında olmaktan kurtulamaz; ezilmeye, çiğnenmeye, yenilmeye, zararlara katlanmaya razı olurlar.

         Madem ki aklımız, fikrimiz ve irademiz var. Kendimiz tesadüflere bırakamayız. “Bırak sen de, her şey olacağına varır. Çalışsan da, yırtınsan da iş olacağına varır. Üzme tatlı canını! Deyip duygularımızın ve başkalarının esiri olamayız. İrademizle yaptığımız her işten sorumluyuz. O halde, düşünerek, irademizi kullanarak hareket etmek zorundayız.

         İrade güçlendirilmeli, cehd ve gayretle beslenmeli. Cehd ve gayret de aklın kontrolün de zihni, fikri ve bütün duyguları aynı istikamete yöneltmekle olur. Güçlü bir iradeye sahipseniz kokmayın. Ne nefsiniz, ne çevreniz sizi yoldan çıkarabilir. Yanlış ve hatalı gördüğünüz noktada kendinize “Dur” diyebilirsiniz.

         Diyelim ki bir bahar günü, imtihanlar yaklaşmakta. Siz de masanın başına oturmuşsunuz, ders çalışmaktasınız. O anda bir arkadaşınız geldi “Haydi biraz gezelim.” Dedi. Hemen muhakemesini yaptınız. Gezmeye gitseniz saatlerce gelemeyeceksiniz ve yorgun argın geldikten sonra da dersinize kendinizi veremeyeceksiniz. Zayıf almanız kuvvetle muhtemel O anda arkadaşınıza tatlılıkla “Şimdi olmaz, inşallah başka bir zaman.”  Diyebiliyorsanız kazançlısınız. Ve iradenize hâkim olduğunuzu ispat ettiniz.

         Her akıllı ve zeki insan iradeli demek değildir. Nice akıllı ve zeki insanlar vardır ki, iradelerine hâkim olamadıkları için zarara uğramaktan kendilerini kurtaramamışlardır.

         İradesiz insan yoktur. Ama birisi vardır ki, iradesini eğitmiş, iyiye yönlendirmiş; diğeri de iradesini duygularına kaptırmış, kontrolü elinde tutamamış, kötülüklere dalmıştır. İradenin merkezi beyindir. Beyin iyi ve faydalı bilgilerle doldurulursa irade de beslenmiş olur. Aç bırakılan irade görevini yapamaz.        

AZİM

BAŞARININ DÖRT TEMEL UNSURUNDAN BİRİ DE AZİMDİR.

Azimde sağlam ve kesin kararlılıklar vardır, irade vardır, sebat vardır. İnsan en büyük desteği azimde bulur. Azim onun en büyük yardımcısıdır. Lokomotif gibidir, insanı peşinden sürükler.

         Azim güçtür, kuvvettir. Girdiği kalbi volkanlaştırır Ali Ulvi Kurucu’ nun dediği gibi;

         “Bir azim eğer iman dolu bir kalbe girerse,

           İnsan da o imandaki son sırra ererse,

  En azgın ölümler ona zincir vuramazlar,

           Volkan gibi coşkun akıyor, durduramazlar.”

         Böyle bir azmin önünde durabilecek bir güç yoktur. İlk Müslümanlar azimle bir iman seli halinde akmışlar, dağ gibi engelleri aşıp geçmişler, dünyanın dört bir yanına hakkı ve hakikati ulaştırmışlardı.

         Azimli insanlar cesur, atılgan, aktif, kahraman, fedakâr ve faaldirler. Tedbir ve ihtiyatı da elden bırakmazlar. Bu duyguyu kaybedenleri pasiflik, çekingenlik, gevşeklik, pısırıklık sarar. Hiçbir işi başaramaz hale gelirler. Azmin heyecanını yitirenler peşin olarak yenilgiyi kabul etmişlerdir. Ayrıca yenilmelerine gerek yoktur.

         Dünya hayatı her zaman rengârenk değildir. Her zaman bir bahar havası gibi güllük gülistanlık olmaz Hayatın baharı da vardır, kışı da. Mutluluklarla acılar iç içedir. Musibetler, belalar eksik olmaz. Eğer insanda azim yoksa bu musibetlerin üstesinden gelemez, ezilir, gider. Dünya çapında ün yapmış büyük insanların başarılarında hep azim vardır. O şeref, makam ve mevkii elde etmelerinin temeli azimlerindedir.

         Acizlerin sık sık sığındığı, “Yapamam, başaramam beceremem.” Gibi kelimelere hayatımızda yer vermeyelim. Azimle ilerleyelim. Allah’a güvenip bağlanalım. Kur2an’da buyruluyor ki:

“Bir kere azmettin mi Allah’a güven!”(Al-i İmran 159)

SEBAT

 En az azim kadar önemli bir husus da sebattır. Azimle sebat ikiz kardeştir. Azmin bulunduğu yerde sebat da bulunur.

         Sebat, hakta direnme demektir.

         Çoğumuzun dert yandığı bir duygu vardır: İnat. “Amma da inatçı adam! Kara diyor ak demiyor!” gibi sözlerle bu duygunun sahiplerini kınarız. Hâlbuki bu duygu kanalize edilebilse, sevgi, şefkat, fedakarlık gibi sair duygulardan farksız hale getirilebilir.

         Nasıl mı?

         İnadı doğruluğuna inandığımız yolda sebatta kullanmakla. O zaman inat, yerini sebata bırakmış olur. Böylece doğrulardan ve gerçeklerden ayrılmamada direnme gücünü elde ederiz. Sıkıntıların, ızdırapların, zorlukların üstesinden azimle geliniyorsa; sabır, şükür, kanaat, iktisat, ihlas gibi duygular da sebatla ayakta tutulur.

         Güçlükler karşısında yılmamayı, bıkıp usanmamayı sebatla başarırız.

         İlimde sebat;

         Hizmette sebat;

         İyilikte sebat;

         Ve netice; başarı.

İBRÂHİM ALEYHİSSELÂM

Kur'ân-ı Kerim’de ismi bildirilen peygamberlerden, ülülazm adı verilen altı peygamberden biri olup, Keldânî kavmine gönderilmiştir. Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselâmdan sonra peygamberlerin ve insanların en üstünüdür. Allahü teâlâ ona Halîlim (dostum) buyurduğu için Halîlullah veya Halîlürrâhmân olarak bilinir. Babası mümin olan Târûh olup, annesi Emine’dir. İbrâhim aleyhisselâm, peygamber efendimizin dedelerindendir. Çünkü, ilk oğlu İsmâil aleyhisselâm Arapların, ikinci oğlu İshâk aleyhisselâm da İsrâiloğullarının ceddi yâni dedesidir. Keldâni memleketi olan Bâbil'in doğu tarafında ve Dicle ile Fırat nehirleri arasındaki bölgede doğdu. Yüz yetmiş beş yaşındayken Kudüs'te vefât etti.

İbrâhim aleyhisselâma annesi Emîle veya Ûşâ hâmileyken, babası Târûh vefât etti. Annesi, amcası olan Âzer ile evlendi.

Âzer üvey babası ve amcası olup putperestti. Geçimini put yapıp satarak temin ederdi
Tefsir âlimleri, En’âm sûresinin Âzer'in ismi geçen 14. âyetini tefsir ederken, Âzer’in hazret-i İbrahim’in amcası ve üvey babası olduğunu açıkça belirtmişlerdir. Zîrâ Peygamberimizin baba ve dedeleri Âdem aleyhisselâmdan beri hep mümindi. Kur’ân-ı Kerim’de meâlen;" Sen, yani senin nûrun, hep secde edenlerden dolaştırılıp, sana ulaşmıştır." (Şu'arâ sûresi:219) buyrulmaktadır. Ehl-i sünnet âlimleri bu âyet-i kerîmeyi tefsir ederken, Peygamberimizin bütün ana ve babalarının, mümin olduğunu anlamışlardır. Abdullah ibni Abbâs'ın bildirdiği hadîs-i şerîfte de: "Benim dedelerimin hiçbiri zinâ yapmadı. Allahü teâlâ, beni temiz babalardan, temiz analardan getirdi. Dedelerimin iki oğlu olsaydı, ben bunların en hayırlısında, en iyisinde bulunurdum."buyruldu.

Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerden anlaşıldığı ve binlerce İslâm kitâbında yazıldığı üzere Peygamber efendimizin anaları ve babaları arasında bulunmakla şereflenen bahtiyarların hepsi, zamanlarının ve memleketlerinin en asîl, en şerefli, en güzel ve en temiz kimseleriydi. Hepsi de aziz ve muhteremdiler. İbrâhim aleyhisselâmın babası Târûh da böylece mümin, yani inanmıştı. Kötü ahlâktan, âdî ve çirkin sıfatlardan uzaktı.

Nûh aleyhisselâmdan çok sonra Bâbil’e hüküm süren,yıldızlara ve putlara tapan Keldâni kavminin o devirdeki kralı olan Nemrut,insanları kendine ve putlara taptırıyordu.Bir gece gördüğü rüyâyı,müneccimler;"Doğacak bir erkek çocuğun yeni bir din getireceği ve onun saltanatını yıkacağı." şeklinde tabir edince,Nemrut yeni doğan erkek çocukların öldürülmelerini ve hâmile kadınların hapsedilmelerini emretti.O sırada hazret-i İbrahim’e hâmile olan annesi,amcası Âzer'le evliydi.Görünüşte hamileliği belli olmadığı için fark edemediler,kocasına da;"Çocuk doğunca oğlan olursa,kendi elinle Nemrûd'a teslim eder mükâfât alırsın"dedi.Annesi zamanı gelince de şehir dışında bir mağarada doğum yaptı ve Âzer'e çocuğun doğup öldüğünü söyledi.Oğlunu mağarada gizledi ve orada büyüttü.Yanına gittiğinde onu parmağını emerken bulur ve doymuş görürdü.Parmaklarından süt ve bal gelirdi.Allahü teâlâ Cebrâil aleyhisselâmı göndererek bu gıdâları Cennet'ten parmaklarına akıtırdı.

İbrâhim aleyhisselâm büyüyüp, mağaradan çıkınca, güneşe, aya, yıldızlara ve kâinâta bakarak bunları yaratanın eşi ve benzeri olmayan bir yaratıcının olduğunu anladı. Keldâni kavmine gelerek, taptıkları putların ve yıldızların ilâh olmadığını, anlayabilecekleri açık delillerle anlattı. Bâbil halkı çocuk yaşta olan ve putlarına karşı çıkan hazret-i İbrahim'i üvey babası Âzer'e şikâyet ettiler. Âzer, İbrâhim aleyhisselâmı azarlayarak bu işten vazgeçmesini istediyse de İbrâhim aleyhisselâm onun sözlerine hiç aldırmayıp;"Benden delil isteyin göstereyim. Bana hidâyet veren, doğru yolu gösteren Allahü teâlâ beni sizden ayırdı. Sizin içinde bulunduğunuz sapıklığa düşürmedi. Sizi ve putlarınızı sevmiyorum." dedi. Putlara tapmanın mânâsız olduğunu Âzer'e de söyledi. Âzer hiddetlenip İbrâhim aleyhisselâmın yanından uzaklaşmasını istedi.

Genç yaştayken Keldânî kavmine peygamber olarak gönderilen ve kendisine on sayfa (forma) kitap verilen İbrâhim aleyhisselâm, Allahü teâlânın emriyle büyük-küçük herkesi Allahü teâlâya îmân etmeye çağırdı. İnsanlara topluca ve açık bir tebliğde bulunmayı, putların mânâsız ve âcizliğini, onlara tapmanın sapıklık olduğunu gâyet açık bir şekilde göstermek istedi. O zaman Keldânî kavmi, bir gün bayram yapmak üzere bir yere toplandı. Onlar gittiği zaman İbrâhim aleyhisselâmın üvey babası ve puthânenin bekçisi olan Âzer onu da bayram yerine gitmeye zorladı. İbrâhim aleyhisselâm hasta olduğunu söyleyerek gitmedi. İnsanlar bayram yerinde toplandıkları zaman, yetmiş kadar putun bulunduğu puthâneye girdi. Getirdiği bir balta ile bütün putları kırıp parça parça etti. Sadece en iri putu kırmadı ve baltayı bunun boynuna asarak, oradan uzaklaştı. Keldânî kavmi bayramdan dönünce, puthâneye girip, putların kırılıp parça parça edildiğini görüp, şaşırdılar. Bunu kim yaptı,

Yorum (yok) Yorum yaz!

AKŞAM ZİYASI 6

25/4/2008 ·

3-Üç şey bana sevdirildi:

·     Kadın,

·     Güzel koku,

·     Gözümün nuru namaz.

GENÇLİK

Ferdâ, senin, senin bu teceddüd, bu inkılâb...
Her şey senin değil mi ki, zaten, sen ey şebâb...!”
T.F.

Nesli tanımak, ona vereceğimizi vermek, alacağımızı almak ve bu arada ona bağlı olarak dâvasının sınırlarını tespit etmek, muhakkak ki, günümüzün en mühim mes’elelerindendir. En mühimdir; zira her türlü değişikliğe renklilik katan, ayrı ayrı çağlar ve devirler açan odur.

Roma onun, Roma’da ihtilâl onun, Yunan onun, Hellenizm de onun. Zemin onun âb-ı rûyuna muntazır, eflâk çıkaracağı tarrakaya dembeste (1). “Acâib-i seb’a-i âlem” (2) o muhteşem heykelin kâidesi. Ay, mukavves kaşları; yıldızlar, dudağında tebessüm... Bunları onun hakkında birer abartma saymayın; gerçek genci bin bahâriye ile dahi dile getirmek mümkün değildir.

“Ruh-bahş oldu Mesîhâ-sıfat enfas-ı bahar,
Açtılar dîdelerin hâb-ı ademden ezhâr.”

Diyen Bâki, nazarını bahardan bu bahar soluklayanlara çevirebilseydi, hilâfet saltanatının bu muhteşem şâiri kim bilir, ne diriltici şeyler söyleyecekti.

Nâdanlarca o işe yaramaz bir serserî, anarşi taraftarlarınca tahrip unsuru.. bize göre ihâta edilmez muhtevâ... Hilkatinde afacan, ihmalinde öldürücü zehir, Enderun terbiyesiyle, bab’üs-saâde ağası... Evet, zeminini bulursa bin bâdire aşan bahadır. Şehvet pazarına düşerse nefsin esiri. Herkes ona olta salar. Herkes onu elde etmek ister. Elde edebilirsen, senin için bir inşirâh unsuru. Açık kapı siyaseti güdersen, meccâni bir metâ... Gönlünü “sadece” mücerredlerle doldurursan, bir hayâlperest götürür, müşahhaslara bağlarsan bir totemci olur. Kesebilirsen behîmî hislerden, ikinci bir fıtrat kazanır. Salıverirsen merâya, benliğine cemre düşmüş gibi erir ve yok olur.

Tutup sahip çıkmana göre o,

“Ol bâde kim içse hemân
Kalbe doğar nur-u cihân
Verir hayat-ı câvidân.”
Gedâyî

zirvelerinde uçacak, terk etmene göre de,

“İç bâde, güzel sev var ise akl u şuurun;
Dünya var imiş, ya ki yok olmuş ne umurun.”

düşüncesiyle mülevvesleşecek...

Her şey olan bu potansiyel kat’iyyen ihmal edilmemelidir. Nasıl edilir ki... Bir devirde her şey damarlarındaki asîl kana emanet, nesebi gayr-i sahih başka bir devirde o, yılışık, sürtük, iffetsiz; bütün devirlere rahmet okutturacak mel’anet. Bu devirde o, en acılardan acı midede seretan, gözde bir katarakt... İnsanlığı “yapmacık”, merhameti hile; gayret ve celâdeti âlemi iğfal; şecaati göz bağcılık, “esfel-i sâfilîn”in ucunda insan azmanı bir hortlak. Mimarının elinde ise, “a’lâ-yı illîyyin”in nazenîn, nazdâr sultanı; kâinatın “ahsen-i takvîm”i, İlâhî nazarın nokta-ı mihrâkiyesi... O, mimarından kendine bir el uzatılmasını istiyor. Bu el onu acemi oğlanlar seviyesinden alarak, enderun ağalığına yükseltebilirse, kadirnâşinasların kendine revâ gördüklerini teker teker anlama imkânını bulacak ve bir daha da gayyalara sürüklenmemeye bakacaktır.

O bizden himaye ve dirayet bekliyor. Biz ondan kalb, kafa izdivacı ve mâzi ile sarmaş dolaş olmasını... O, ruhunda çöreklenen nevrozlara hâzık bir hekim; biz de, kafasında yıllanmış hezeyanlara bir deva bekliyoruz. O canhıraş feryatlar içinde “tulumbanı al, yetiş imdâda, yangın var” derken; biz “müsaade et, bu yangını kan ve terimizle söndürelim” diyoruz. Ağızlar söylemese de, gönüller mızrabını yemiş bamteli gibi çoktan bunu müterennim.

Ey ümmet-i merhûme, beklediğin subh u kıyamet değilse ellerini boynundan çöz, Herakles’in Promete’nin imdadına koştuğu gibi, şeytanın ateşine çarpılmış gençliğin imdadına koş..!

4-Dünyayı isteyen ilme sarılsın, ahireti isteyen ilme sarılsın, hem dünyayı hem ahireti isteyen yine ilme sarılsın.

BATAN ŞEYLER

Ben batan şeyleri sevmem. Beni bir gün bırakır gider onlar. Muhabbetin kalıcı olanı muteberdir. Diğerlerinin arkadaşlıkları kabir kapısına kadardır. Onlar her zeval vakti saklanırlar perdelere. İşte ben, bu yüzden batan, kaybolan şeylerden uzak kalmaya çalışırım.
Benimle kabirden geçip, mahşere kadar beraber olup, oradan da öbür aleme gidenleredir muhabbetim. Ondan başkasını istemem, arzulamam, dayanamam ayrılığa. Ayrılık yakar, yandırır beni ve başkalarını. Ayrılıklardan çok çeker ve çekinir insanlar. Kendimizi bilip bulmadığımız dönemlerde biz de aynı çileyi yaşar, yalancı ve geçici şeyleri bırakınca yaşadığımızı anlarız. Bugüne kadar kaç yalancı muma kapıldık, kaç yalancı sevdanın peşine düştük. Bundan sonra asla!

Bazen zihnimin bulandığı, gönlümün kaydığı da olur böyle geçici sevdalarla. Çabuk geçerim onlardan ve derim ki: "Sevmiyorum sizleri, batıp gittiğiniz için. Batıp gitmeseniz veya batmayana, yok olmayana, ezeli ve ebedi olana ayna olsanız, belki de ebedi olanın namına sevebilirim sizleri; yoksa terk edin sahilimi, bırakın beni." Kırılan aynalara bakmam, buz gibi bin parçaya bölünmem böylece; kalbimi vahdette bütünlemeye çalışırım. Bin parçaya ayrılan gönül kasemi onların çeşmesine sunmam; çünkü onlar dolduramaz benim ebede aşık gönlümü. "Samed aynası kalple, sanem misal mahbuplar sevilemez, sevilmemeli." Sevildiği zaman birer put olur onlar, kendini seversen kendini putlaştırır, nefsinin yolunda gider, Huda'yı unutursun. Unutunca da kaybolur bütün sır. Asilerden inkarcılardan olursun maazallah. Gayr-i meşru bir muhabbetin cezasını, pahalı ıstıraplarla ödersin.

Onlar beni terk etmeden onların simalarındaki faniliğin yalan ve çirkin damgasını görerek bırakırım onları. Kayıtlı, kelepçeli sevk edilmezden önce ben terk ederim, zafer benim olsun diye. Onları terk etmekle hürriyete düşkünlüğümü bir daha ispatlamış olurum cihana. Ben öyle birinin esiri olurum ki, beni bırakıp gitmez ve her zaman yadımdadır ve yanımdadır. O zaman. "Andım yine seni her şey yadımdan silindi. / Hayalin gönlümün tepelerinde gezindi." (F.Gülen) derim ve hafakanlarım diner. Hafakanlı hayatta yaşamak insanı yorar. Bundandır ki, rıhlet yolunun şartındandır vahdet.

Fanilik damgasını yemiş cesedin paletleri ezer önce beni; sonra bütün faniler ve batıp giden güzellikler... Onların kırılan parçalarında çizilirim, kırılırım, bir buz gibi dağılırım; toparlarım kendimi İbrahim (as)'in Yüce Kitap diliyle söylediklerini, püskürtürüm üzerlerine. Parçalar bütünlük, faniler ebediyet kazanır bu sayede. İşte İlahi Beyan'la bize talim edilen yüce ifadeler:

"İbrahim, babası Azer'e demişti ki: "Sen putları tanrı mı ediniyorsun?" Doğrusu ben, seni ve kavmini açık bir sapıklık içinde görüyorum. Böylece biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekutunu gösteriyorduk ki kesin inananlardan olsun. Üzerine gece bastırınca bir yıldız gördü. "Rabbim budur." dedi. Yıldız batınca da: "Ben batanları sevmem." dedi. Ay'ı doğarken gördü: "Rabbim budur." dedi. O da batınca "Yemin ederim ki, Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, elbette sapıklığa düşen topluluktan olurdum." dedi. Güneş'i doğarken görünce "Rabbim budur, bu hepsinden büyük." dedi. O da batınca: "Ey kavmim! Ben sizin Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım." dedi. Ben yüzümü gökleri ve yeri yoktan var edene tamamen çevirdim ve artık Allah'a ortak koşanlardan değilim." (En'am 74-79)

Sevmek fıtratta var, lakin peygamber talim ve terbiyesini unutmamalı severken. Bir nebinin lisanıyla anlayacağımız şekilde izah ediliyor bu. Gece gündüz deveranında kaybolup gidenlerin Rab olamayacağıyla anlatılıyor ve sonunda hüküm veriliyor: Batanlar sevilmeye layık değildir, onlar; mahbub, matlub ve mabut değildir, olamazlar da.

Onlar, birer put da olabilir; birer delil de... Bu durum insanın gönül aynasının elinde. Kalbine Samed'in rengi nakşedilmişse, orada sanemlerden eser kalmaz. Tapduk'un dergahına eğri odun girmediği gibi, bazılarının kalbinin seması da yalancı yıldızlara ayna olmaz. Bunlardır ki nuruyla cehennemin narını söndürür. Cehennem, sıratta üstünden onların çabuk geçmelerini ister. "Çabuk geçin, zira nurunuz narımı söndürecek." der.

Ağyara açılmamış gönülleri, hep bir buhurdanlık gibi tüter onların. Batan şeylere muhabbetleri olmadığındandır, kirlenmediğindendir gönülleri fanilerle. Sevmezler batanları, bir görünüp bir batan yıldız böceklerini. Yıldızların yanında yıldız böceğinin lafı hiç olur mu? Batan Güneş de olsa, Ay da olsa hüküm değişmez. Bütün batanların çirkinliği üstünde. Batmayan bir Güneş vardır ki; bütün bu güzellikleri O'dur yaratan. Sevilecekse bu yalancı güneşler ancak O'nun adına sevilir. Onlar kendi zatında bir değer taşımaz aslında. Böyle bir sevgi, fanide, Bâkî'yı sevmektir.

Batmayana açık olanlar ve onu bütün batanlara bedel sevenler, batanları da bakileştirmiş sayılırlar. Çevrelerinde oluşan hale de onlar sayesinde onlarla sonsuzluğa akacaktır. Fani ceset ruh gibi baki olup, onun bekadan hissesini artıracaktır. Batma ve batan şey diye bir şey kalmayacak, O'nun isimlerinin cilvesi olacaktır.

Batan şeyleri sevmemekle başlayan serüven, batan ve yok olan şeyleri, Baki namına ve hesabına sevmek gibi bir anlayışa dönüşecek, ondan dolayı da zeval ve fenanın zinciri onları bağlamayacaktır. İkilik aradan çıkacak, varlıklara muhabbet günahlı ve elemli olmayacaktır. Dost'a beraberce gidilecek, O'nun eşiğine baş konulacaktır. Eşya ve hadiselerde Baki olanın izi ve yüzü görülecektir. Bu aşkla ser-mest olanlar, zamanın fena ve zeval rüzgarlarının öldürücülüğünü yaşamayacaklardır. Fırtınalar içinde bahar havasını hissedecekler, O'nunla ser-mest olacaklardır.

5-Ümmetim adına korktuğum üç şey vardır:

·     Göbek iriliği,

·     Uyku düşkünlüğü,

·     Tembellik.

VÜCUT ISISINDAKİ HARİKA DENGE

Denge kavramı gerek kainatın yaratılışında ve gerekse de vücudumuzun işleyişinde çok mühim bir yer işgal eder. Kur'an-ı Kerim'de birçok yerde "denge" ve "ölçü" kavramına -mesela Rahman suresinin başlarında arka arkaya mizan'dan bahsedilmesi- dikkat çekilir. Hiçbir yaratılmış başıboş olmadığına göre, her bir varlık kendi içinde olduğu gibi bütün kainatla da dengeli bir yapı ve işleyiş hususiyeti gösterir. Denge olmasaydı, düzensizlik, bozukluk, kaos ve yıkılışlar olurdu. Denge, aşırılıkların dizginlenmesi, itidalin muhafazası ve en uygun olanın tercih edilmesi gibi vasıfları haiz olan bir fenomendir.
Kainatın fihristi olan insanın da dengeden mahrum olması düşünülemez. Bütün organ ve dokularımız bir denge (optimum ölçülerde) içinde çalışır. Ancak organlarımızın dengeyi bulabilmesi için, ısımızın bir dengeye sahip olması gerekir.

Vücut ısımız hassas biçimde kontrol edilir. Sabah uyanınca normal vücut ısımız 36,3 ile 37,1 °C arasında değişmektedir. Vücut ısısını ayarlayan merkez, beynimizde bulunan hipotalamustur. Hipotalamustaki bu merkez bir termostat gibi çalışır ve 36,7 °C'ye ayarlanmıştır. Vücudun iç ısısı veya beyin ısısı bu derecenin altına düşerse, hipotalamusa, vücutta ısı üreten ve ısı kaybını engelleyen mekanizmaları çalıştırması emri verilir. Vücut ısısı bu derecenin üstüne çıkarsa, o zaman, ısı üreten mekanizmaların durdurulması ve ısı kaybına yol açan mekanizmaların çalıştırılması komutu gelir (Şekil 1). Bizi bizden daha çok düşünen Rabbimiz, yarattığını korumak için daha yüzlerce tedbiri vücudumuza yerleştirmiştir.

Termostatın ısı ayar noktası (yaklaşık 36,7 °C) değiştirilebilir mi? Isı ayar noktası derimizin ısısı ile bir miktar değiştirilebilir. Derimizden hipotalamusa gelen sıcaklıkla ilgili bilgiler, buradaki ısı ayar noktasını (yine normal aralıkta kalmak kaydıyla) artırabilir veya azaltabilir. Misal olarak, deri ısısı azaldığında termostatın ısı ayar noktası yükseğe ayarlanır. Bu durum, genellikle vücudun iç ısısının normal veya yüksek, ancak deri ısısı düşük, hava soğuk olduğu zamanlarda gerçekleşir. Mesela, sıcak ortamdan soğuk havaya çıktığımızda bu durum ortaya çıkar. Mantıken vücudun iç ısısı yüksek olduğu için, ısı kaybı ile ilgili mekanizmaların çalışmaya başlaması veya ısı üretici mekanizmaların durdurulması beklenir. Fakat bu böyle olmaz. Deri ısısı düşük olduğu ve termostat ayarı daha yükseğe ayarlandığı için, bu mekanizmalar beklenenin tam aksi yönde çalışarak daha sonra azalma ihtimali olan vücut ısısını önceden ayarlar. Bu mekanizma olmasaydı, deri ısısı düşük olmasına rağmen vücut ısısı düşürülmeye çalışılacaktı. Bu ise hem enerji (ısı) israfına, hem de kişinin üşüyüp hastalanmasına sebep olacaktı.

Yukarıdaki durumun tersi de söz konusudur; deri ısısı yükseldiğinde hipotalamik termostatın ısı ayar noktası düşürülür. Bu durum genellikle vücudun iç ısısı normal veya düşük, ancak deri ısısı yüksek yani hava sıcak olduğu zaman gerçekleşir. Mantıken vücudun iç ısısı düşük olduğu için, ısı üretici mekanizmaların devreye girmesi veya ısı azaltan mekanizmaların durdurulması beklenir. Ancak deri ısısı yüksek olduğundan ve termostatın ayarı düşüğe ayarlandığından, tam tersi mekanizmalar devreye girer. Yani ısı üreten mekanizmalar durdurulur ve ısı azaltıcı mekanizmalar daha önceden devreye sokulur. Eğer bu mekanizma olmasaydı, deri ısısı yüksek olmasına rağmen, vücut ısısı daha da artırılmaya çalışılacaktı. Bu ise, ısı kaybını zorlaştırarak yüksek ateş ve ateş çarpması gibi durumların oluşmasına sebep olacaktı.

Isı kaybı mekanizmaları
Vücut ısısının kaybedilmesinde ilk basamak vücut içindeki ısının deriye transferidir. Vücudun iç ısısını deriye taşıyan en önemli mekanizma, damar çapının artırılmasıdır (vazodilatasyon). Vücut ısısı yükseldiğinde damarlar genişletilerek deriye ısı transferi sekiz kat artırılabilir. Bu manada damarlar kalorifer borularına benzetilebilir (Şekil 1).
Deriden atmosfere ısı kaybı yapan mekanizmalar ise şunlardır (Şekil 2).

Radyasyon (ışınım): Kızılötesi (infraruj) ısı ışınlarıyla kayıp demektir. Çevre ısısı düşük olduğu zaman, ısının çoğu bu mekanizmayla kaybedilir. Ancak çevre daha sıcaksa aynı mekanizma ısı kazandırır.

Kondüksiyon (İletim): Cisimlere ve havaya temas ile vücuttan ısı kaybedilmesine konduksiyon, ısınan havanın vücut sathından uzaklaştırılmasına da konveksiyon denir. Vantilatör ve rüzgar konveksiyon ile ısı kaybına sebep olur. Etraf ısısı daha yüksek ise konduksiyon ile ısı kazanılır.

Evaporasyon (Buharlaşma):

Isı artırıcı mekanizmalar
Damarların daralması: Soğukta damarlarımız daralarak deriye ısı transferi ve dolasıyla deriden ısı kaybı engellenir. Çok soğukta damarlar iyice büzüldüğü için deriye kan gelmez ve bu yüzden derimiz morarmaya başlar.

Piloereksiyon: Kılların dikleşmesi demektir. Bu işlem deri çevresini tecrit eden bir hava tabakası (izolasyon) oluşturur. Bu mekanizma ile de ısı kaybı engellenir. Bu mekanizma kürklü hayvanlar için çok önemlidir. İnsanların elbise olarak kürk giymeleri hayvanlardaki kadar ısı kaybını engellemez. Çünkü başkasının olan kürke ait kılları dikleştirerek hareket ettiremeyiz.

Titreme: Hipotalamusta bulunan titreme merkezi kişinin iradesi dışında çalışır. Hipotalamik termostat soğutulduğunda titreme refleks olarak başlar. Titreme ve şuurlu kas hareketlerinin (yerimizde sıçrama veya koşma hareketleri yaparak) birlikteliği ile kaslarımızdan üretilen ısı vücut ısımızı artırır.

Sempatik sinir sisteminin uyarılması: Vücut ısısı azaldığında sempatik sistem devreye girer, adrenalin ve noradrenalin hormon salgısı artar. Bu hormonlar vücuttaki kimyevi olayları hızlandırarak, metabolizma hızını ve dolayısıyla ısı üretimini artırır. Buna kimyevi termogenez (ısı üretimi) denir. Yeni doğan bebeklerde sırtta, iki kürek kemiğinin ortasında bulunan kahverengi yağ dokusu vücut ısınının korunmasında yani bebeğin üşümemesinde önemli rol oynar. Normal dokulardaki kimyevi reaksiyonlarda bütün enerji ısıya dönüşmez. Ancak bebeklerdeki bu kahverengi yağ dokusundaki kimyevi hadiselerde açığa çıkan enerjinin ısıya dönüşme nispeti daha fazladır. Bir bebekte bu kahverengi yağ dokusu ne kadar fazla olursa bebek soğuktan o kadar iyi korunur. Bebeklerin üşümeyi ve giyinmeyi bilmemeleri düşünülürse, bu kahverengi yağ dokusu açısından bebekler erişkinlere göre önemli avantaja sahiptirler. Bu avantajı bebeklere veren merhameti ve şefkati sonsuz Rabbimiz'e ne kadar teşekkür etsek az değil midir?

Tiroid hormon salgısı: Soğukta hipotalamustan hipofiz bezine giden hormon uyarıları ile hipofiz bezinden tiroid bezini uyarıcı hormon (TSH) salgısı artırılır. TSH ise tiroid bezinden tiroid hormonlarının (T3 ve T4) salgısını artırır. Bu hormonlar vücuttaki kimyevi olayları artırır, yani metabolizmayı hızlandırır. Kutuplarda veya memleketimizde de Erzurum gibi soğuk yerlerde yaşayanlarda tiroid bezi daha fazla çalışır.

Yüksek ateşin faydası var mıdır?
Ateş mikrobik hastalıkların ilerleyerek vücudun harap olmasını engeller. Yüksek ateş birçok mikroorganizmayı öldürür, birçoğunun ise çoğalmasını durdurur. Yüksek vücut ısısında bakterilerin çoğalmasını sağlayan demir, çinko ve bakır miktarları azalır.

Yüksek vücut ısısında hücrenin sindirim organeli olan lizozomlar kolay yırtılır. Lizozomlardan açığa çıkan parçalayıcı enzimler, virüslerle istila edilmiş hücreleri içindeki virüslerle birlikte öldürür. Yüksek vücut ısısı, bakterileri ve kanser hücrelerini öldüren lenfositlerin de çoğalmasını sağlar. Yüksek ısıda virüsleri öldüren interferon üretimi artar. Bu bilgiler ışığında ateş eğer vücuda (bilhassa beyne) zarar verecek kadar yükseldiyse düşürülmelidir. Aksi halde aşırı olmayan ateş hemen düşürülmemelidir. Küçük çocuklarda yüksek ateş, beyin hasarına sebep olabileceği için bundan kaçınmak gerekir. Normal yetişkinlerin ateşlenmesi ise, vücudun mikroplarla savaş verdiğini ve dayanılırsa bu mücadelenin kazanılacağını gösterir. İlmi ve Kudreti Sonsuz Rabbimiz, yine bizim acizliğimize bakarak mikropları yüksek ısıda ölecek şekilde yaratmış. Yoksa sadece antibiyotiklerle mikrop mücadelesine girişecek ve sonunda mağlup olacaktık.

SÂLİH ALEYHİSSELÂM

Semûd kavmine gönderilen peygamber. Hazret-i Âdem'in on dokuzuncu batından torunudur. Hûd aleyhisselâmın peygamber olarak gönderildiği Ad kavmi, isyânları sebebiyle büyük bir azaba düşüp, helâk olmuştu. İmân ettikleri için bu azaptan kurtulan insanlar ise kendilerine yeni yurtlar kurmak üzere çeşitli bölgelere dağıldılar. Bu dağılan insanlardan bir kısmı Semûd denilen kimsenin evlatlarıdır. Semûd kavmi, Şam ile Hicaz arasındaki Hicr denilen bölgede yerleşmişti. Bu sebeple ''Eshâb-ül-Hicr'' de denilen bu kavim, gün geçtikçe çoğalıp büyüdü. Dokuz kabileden meydana geldi. Çok çalışıp, bağlar, bahçeler yetiştirdi. Çöllerin kuru sıcağından kurtulup, dağları oyarak tepelere saraylar, ovalara köşkler kurdular. Sanatta ve servette iyice ilerlediler. Ancak, zevk ve safâya düşüp daha önce kendilerine Hûd aleyhisselâm tarafından bildirilen, hak dinden yavaş yavaş uzaklaşmaya başladılar. Kabile reislerinin de zulme ve haksızlığa başlamaları üzerine, gittikçe çözülen, Semûd kavmi, nihâyet ağaçtan ve taştan putlar yapıp tapmaya başladılar.

Saptıkları kötü yolda sürüklenerek, tevhid esâsından, Allahü teâlâya imân etmekten tamâmen uzaklaştılar. Câhil ve azgın bir kavim oldular. Sâlih aleyhisselâm, bu kavim arasında herkesle iyi geçinen, fakirlere yardım eden, zayıfları koruyan ve üstün ahlâkıyla sevilen bir zâttı. Kırk yaşlarına geldiği sırada, Allahü teâlâ onu Semûd kavmine, doğru yolu göstermek üzere peygamber olarak gönderdi. Sâlih aleyhisselâm kavmini imâna dâvet edip, putlara tapmaktan, zulümden ve diğer bütün kötülüklerden uzak durmalarını ısrarla söyledi. Kavmine; ''Gerçekten ben size gönderilen güvenilir bir peygamberim. Artık Allah'tan korkun, bana itâat edin.'' diyerek dâvetini açıkladı. Sâlih aleyhisselâmın bu dâveti karşısında pek az kimse imân etti. Kavmin çoğunluğu imân etmemekte direndi. Servetlerine güvenen, zevk ve safâ içinde kendinden geçip, zulme başvuran inkârcılar, Sâlih aleyhisselâma; ''Sen de bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin!'' diyorlar, onu, ''büyülenmiş, yalancı'' sayıyorlardı. Sâlih aleyhisselâm ise kavmini imâna davet etmeye devam ediyor ve şöyle diyordu:

Ey Semûd kavmi! Sizin içinde bulunduğunuz bu güzel bağ ve bahçelerde, bu yemyeşil ekinler, altın başaklarla, güzel hurmalarla ve çağlayan sularla berâberdi olarak burada kalacağınızı mı zannediyorsunuz? Bu evleri kim yaptı. Şimdi kim oturuyor, hiç düşünüyor musunuz? Bu bağların ve bahçelerin ilk sahipleri kimlerdi, şimdi kim oturuyor? Belki onlar da sizin kendilerini burada ebedi kalacak zannediyorlardı. Fakat hepsi ölüp gittiler. Siz de gelip geçenler gibi öleceksiniz. Bunlar size kalmayacak. Âhirette, yaptıklarınızdan birer birer hesâba çekileceksiniz. Henüz fırsat eldeyken bana tâbi olun. Şunu iyi bilin ki, bugün sizi aldatıp, Allah'a isyân ettirenler, ilâhi azaptan kendilerini de sizi de  kurtaramayacaklardır. Çünkü onlar da sizin gibi âciz insanlardır.'' Allahü teâlâ,  Semûd kavmine isyân ve taşkınlıktan vaz geçmeleri için, kadınlarını kısır bıraktı.

Ağaçlar kuruyup meyve vermedi. Semûdluların bir kuyu hâricindeki bütün suları kurudu.  Sâlih aleyhisselâma kin ve öfkeyle gelen Semûdlular: ''Ey Sâlih! Aramıza fesat karıştırdın. Mallarımıza, çoluk-çocuğumuza, bize zarar verdin. Buradan çekil git. Yoksa seni öldürürüz.'' dediler. Sâlih aleyhisselâm bir müddet onlardan ayrılıp tenhâ yerlere gitti. Bir müddet sonra tekrar dönüp Semûdluları imâna dâvet etti. Semûd kavmi, Sâlih aleyhisselâmdan mûcize göstermesini istedi. Ancak mûcizeleri gördükleri hâlde yine imân etmediler. Yine bir gün Sâlih aleyhisselâma gelip: ''Eğer doğru söylüyorsan, şu dağdaki sarp kayalardan kızıl tüylü ve doğurmak üzere olan bir dişi deve çıksın. O zaman sana imân ederiz.'' dediler. Bunu istemekten maksatları akıllara durgunluk verecek, insanları şaşırtacak bir iş isteyip, yapmamasını ve mahcup olmasını düşündüler. Sâlih aleyhisselâm; ''Allahü teâlâ her şeye kâdirdir, böyle bir mûcize görürseniz, dağdan akan pınar suyunun bir gün deveye, bir gün size âit olmasına râzı mısınız?'' dedi. Semûd kavmi böyle bir şey olamayacağını düşünerek: ''Bu şartı da kabul ediyoruz.'' dediler.

Sâlih aleyhisselâmın bu şarttan maksâdı; dağdan gelen pınar suyunun az olması ve azgın insanların sâhiplenmesi sebebiyle zor durumda kalan kimselere yardımcı olup, devenin hissesi olan suyu fakir ve zayıflara vermekti. Sâlih aleyhisselâm onlara; ''Benimle sözleştiğinizi unutmayın, şâyet deve çıkınca ona bir zarar verirseniz ve verdiğiniz sözlerde durmazsanız acı bir azâba uğrarsınız.'' dedi. Semûd kavmi; ''Sen deveyi çıkar, her istediğini kabul edeceğiz. Aksine bir iş yaparsak azâbı da kabul ediyoruz.'' dediler. Nihâyet devenin çıkmasını istedikleri dağın kayalıkları önünde toplanıp, beklemeye başladılar. Sâlih aleyhisselâm böyle bir mûcize vermesi için Allahü teâlâya duâ etti ve duâsı kabul oldu. Kaya yarılıp, arasından istedikleri gibi bir deve çıktı. Deve, iki yana dizilip hayret ve şaşkınlıktan donakalan Semûd kavmi arasından salına salına yürümeye başladı. Sonra da bir yavru doğurdu. Bu mûcizeyi görenlerden bir kısmı imân etti. Diğer bir kısmı ise menfaatlerinin ve zulümlerinin ortadan kalkacağını görerek bir türlü imân etmediler.

Sâlih aleyhisselâm onlara sözlerinde durmalarını, aksi takdirde ağır bir azâba düşeceklerini söyledi. Fakat inat ve inkârdan vazgeçmediler. Suyun taksimi işi de kendilerine ağır gelip kendilerine göre çâreler aramaya başladılar. Mûcize olarak kayadan çıkan deve, yavrusuyla birlikte her tarafı dolaşıyor, su içme nöbeti olduğu gün de suyun başına gelip suyu tamâmen içiyordu. Su içmesi de ayrı bir mûcize olup tonlarca su içiyor, su vücûdunda kayboluyordu. Suyu içip bitirince, su çıkan yerde oturuyordu. İmân edenler, ondan bir kabiliye yetecek kadar bol süt sağıyorlar, sütten içiyor ve yiyecekler yapıyorlardı. Böylece inananların imânı kuvvetlenir, inkârcıların kinleri artardı. Bu mûcize karşısında âciz kalan  Semûd kavmi deveyi öldürmeyi plânlıyordu. Nitekim Sâlih aleyhisselâmın nasihat edip, imân etmeye çağırdığı bir sırada, onlar, su içmekte olan deveyi göstererek; ''Güyâ şu deveyi öldürsek biz helâk olacakmışız! Onu öldürelim de gör!'' dediler. Nihâyet çeşitli plânlar kurarak deveyi öldürdüler. Sonra da Sâlih aleyhisselâma; ''İşte deveyi öldürdük. Eğer söylediğin gibi bir peygambersen söylediğin azâbı getir.'' dediler. Sâlih aleyhisselâm bu azgın kavme şefkat ve merhâmetle nasihat edip; ''Ey kavmim! Nedir bu yaptığınız? Sizin için bir imtihan vesilesi olan deveyi de öldürdünüz. İnkârda ve günâhkarlıkta ısrar ettiniz. Buna rağmen tövbe kapısı açıktır. Neden azâbın gelmesini istiyorsunuz, tövbe ediniz!'' dedi. Bu son dâvete de sert cevaplar veren Semûd kavmi, Sâlih aleyhisselâmı, âilesini ve imân edenleri de öldürmeyi plânlamaya başladılar.

Sâlih aleyhisselâm bu azgın kavme şöyle dedi: ''Yurdunuzda üç gün daha kalın, birinci gün yüzünüz sararacak, ikici gün kızaracak, üçüncü gün siyahlaşacak, dördüncü gün ise üzerinize azâb gelerek sizi helâk edecektir!''  Sâlih aleyhisselâmın söylediği bu günler gelip çattı. Bu sırada Semûd kavmi Sâlih aleyhisselâmı ve inananları öldürme teşebbüsüne giriştiler. Onlar harekete geçmeden, Cebrâil aleyhisselâm gelip, durumu Sâlih aleyhisselâma bildirdi. Sâlih aleyhisselâm da imân edenlerle birlikte oradan uzaklaşıp gitti. Birinci günde bâzı hâller zuhûr etti. Devenin bastığı yerlerde kan fışkırdığı, ağaçların yapraklarının kızardığı, kuyu suyunun kan renginde ve insanların yüzlerinin sapsarı olduğu görüldü. İkinci gün de Semûdluların yüzleri kana boyanmış gibi kıpkırmızı oldu. Bu belirtileri gören Semûdlular azâbın geleceğini kanâat getirip feryât ettiler. Yüzlerinin siyahlaştığı üçüncü gün, evini sarıp hücum ettikleri Sâlih aleyhisselâmın, şehirden çıkıp gittiğini anladılar. O gün, gece yarısından sonra, sabaha karşı şiddetli bir sarsıntı ve dağlardan fışkıran ateş ile Semûd kavminin yurdu altüst oldu. Sayhanın (sarsıntının) şiddetinden hepsinin ödleri patladı. Hepsi helâk olup gittiler. Bundan sonra da yurtları hiç mâmur edilmedi. Sanki hiç insan yaşamamış bir yer hâlini aldı. Semûd kavmi helâk edildikten sonra Sâlih aleyhisselâm, imân edenlerle birlikte gelip, yerle bir edilen şehre ibretle bakarak; ''Ey kavmim! Sizden hiçbir ücret istemeden, sizi sâdece Allahü teâlâ imân etmeye dâvet ettim ve bunu size  nice nasihatler yaptım. Fakat siz dinlemediniz. Sonra bu azâba uğradınız!'' dedi. Sâlih aleyhisselâm, kavminin helâkinden sonra kendisine imân edenlerle birlikte Mekke'ye veya Şam taraflarına gitti. Remle kasabasına yerleşti. Hadramût tarafına gittiğine dâir rivâyetler de vardır. Kur'ân-ı kerimin değişik âyet-i kerimelerinde Sâlih aleyhisselâmdan ve kavminden bahsedilmekte olup, Semûd kavminin helâk edilişi meâlen şöyle bildirilmektedir. Semûd kavmine gelince: Biz onlara doğru yolu gösterdik de onlar, körlüğü (câhillik ve sapıklığı) hidâyete tercih ettiler. Bunun üzerine onları, kazandıkları (işledikleri) günâh yüzünden şiddetli azap yıldırımı yakalayıverdi. İmân edip de azâbımızdan korkanları ise kurtardık. (Fussilet sûresi: 17- 18)

MÛCİZELERİ:

1-      Kayadan deve çıkartması. 2- Sâlih aleyhisselâmın kavminin bulundukları yerde hamt denilen meyvesiz ağaçlardan başka ağaç yoktu. ''Hak peygambersen, bu ağaçlar meyve versin!'' diye kendisine mûcize teklifinde bulundular. Sâlih aleyhisselâm duâ edince, bu ağaçların hepsi çeşit çeşit meyveler verdi. 3- Sâlih aleyhisselâmın duâsı bereketiyle büyük taştan su çıkmıştır. 4- Sâlih aleyhisselâmın çadırına ateş tesir etmemiştir. Şöyle ki, kavmi koyuncu idi. Senenin bâzı aylarını sahralarda, yaylalarda çadır kurarak geçirirlerdi. İmân etmeyenlerden biri, gizlice Sâlih aleyhisselâmın çadırını ateşe verince, çadır yanmağa başladı. Bunun üzerine kavminden kâfir olanlar; ''Hak peygamber isen, çadırındaki yangını söndür!'' diye alay etmeye, eğlenmeye başladılar. Hazret-i Sâlih, yangının sönmesi için duâ edince, kendi çadırı kurtulup, ateş kâfirlerin çadırlarına geçti ve hiçbir çadır kalmayıp, içindeki eşyâlarla berâber, yanıp kül oldu.

 

 

9-Üç zümre cennete giremeyecektir:

·      Zina eden ihtiyar,

·      Yalancı hükümdar,

·      Kibirli fakir.

 

BAŞARMAK                  
         Bir öğrenci, bir memur, bir iş adamı, makam ve mevki tutmuş bir kişi olabiliriz. Ne olursak olalım, gönlümüzde bir aslan vardır:
Başarılı olmak!
Yaptığımız ve yapacağımız iş ve görev ne ilk, ne de son yapılan iş ve görevdir. Bu yoldan niceleri geçmiştir. Başarmışlardır veya başaramamışlardır.
Onlara bakacağız. Başaranlar nasıl başarmış? Başaramayanlar niçin başaramamış?

            BAŞARANLAR,

*Düzenli, plânlı, programlı bir çalışma içindedirler.
* Düşünerek hareket ediyorlar, önce kârını, zararını hesaplıyor, sonrada adımlarını ona göre atıyorlar.
*Çok okuyor işlerini bilerek yapıyorlar.
*Atılgan girgin becerikli cesur ve akıllıca hareket ediyorlar.
*Ben başaramam, beceremem, yapamam! diye bıkkınlık yılgınlık ve usanç göstermiyor, şevk ve lezzetle meselenin üzerine yürüyorlar.
*Hedeflerini çok iyi tespit edip emin adımlarla sükûnetle ilerliyorlar.
*Güçlüklerden korkmuyor, metanetle omuzluyorlar.
*İşlerini zamanında, eksiksiz ve sağlam yapıyorlar.
*Olaylara ibretle bakıp, en iyi şekilde değerlendiriyorlar.
*Başaranın ve başaramayanların tecrübelerinden faydalanmasını biliyorlar.
*Başarıya ulaşınca şükrediyor, gurura kapılmıyorlar.
*Başarısız olunca üzülmüyor, ümitsizliğe kapılmıyor, kusur ve hatayı başkalarında değil kendilerinde arayıp, aynı hataya düşmemeye çalışıyorlar.
*Korku, telaş, endişe tedirginlik güvensizlik şüphe ve vesveseye kapılmadan problemlerin üzerine yürüyorlar.
*Her türlü haksız kazançtan uzak kalıyor, rüşvet, iltimas, adam kayırma, tepeden inme gibi yanlış yollara başvurmuyor, zehirli bal hükmünde olan yalancı şöhrete kavuşmak için inançlardan maddi ve manevi duygulardan fedakarlık etmiyor, dürüstlüğü alın akı ve alın teriyle kazanmayı prensip ediniyorlar.
*Başarısızlıklarını ne şans ve talihlerine, ne çevrelerine bağlıyorlar. Sadece akıl ve iradeyle hareket ediyorlar. Çevrelerini de suçlamaya kalkmıyorlar.
*İstişareyi ihmal etmiyorlar, istişare ettikleri müddetçe de yanlışlıklardan kurtuluyorlar.
*Azim, ümit gayret, sebat, sadakat ve fedakarlıktan ayrılmıyorlar. En güzel huy ve duygularla dopdolu yaşıyorlar.
İşte, onların başarılarının sırrı bunlarda saklıdır. Şimdiye kadar saydığımız ve sayacağımız her husus onların başarı basamaklarından birkaçıdır. Başaramayanlar ise bu özelliklerden büyük ölçüde mahrumlar.
Sahip olduğumuz güç, başarının önüne gerilmiş her türlü engeli aşabilecek  güçtedir. Yeter ki başlayalım. İşe başlamak, bitirmek demektir. “İyi bir başlangıç yarı yarıya başarıdır.” Demişler. Esasen büyük işleri başaranlar, küçük işleri başarmakla işe başlamışlardır.

         “Gençliğin parlak sözlüğünde, başarısızlık diye bir kelime yoktur.” Diyen Bulwer-Lytton, şüphesiz, insandaki bu bitmez tükenmez enerjiyi görüp de söylemiş olmalıdır.

         Birincisinde başaramadıysanız ikincisinde mutlaka başaracaksınız. Kıbrıs Türkünün bağımsızlığına hayatını adayan KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, “Başaracağım de ve başar.” Derken, gençliğe azim ve gayretin yaşanmış zaferini gösteriyor.

         Başarınızı engelleyecek sebeplere meydan vermeyin. Vazifenizi muhakkak zamanında bitirin. Hatta zamanından önce. “Bütün başarılarımı işlerimi vaktinden önce bitirmeye borçluyum.” Diyen Nelson bu gerçeği ifade eder.

         Sebat da çok önemli. Ancak hak bildiğiniz yolda sebat ederek zafere erebilirsiniz.

         Bu hususlara dikkat ettiğiniz müddetçe başarılar peş peşe gelecektir. Olgunlaştıkça olgunlaşacaksınız.

         Başarı üstüne başarı kazanmak kadar güzel ne olabilir? Fakat bu arada unutmayın ki, başarılar şükürle ayakta durur. Gurur onları yıkar.

         Büyük başarıların sahipleri her ağırbaşlılık, vakar ve alçak gönüllülük örtüsüne bürünmüşlerdir. Hatırlayın ki, Allah Resulü Mekke’yi fethedip içerisine girdiği zaman her zamanki tevazuundan hiçbir şey kaybetmemişti.

         Bir zafer dönüşü Kanuni’nin şehre girişini gören Batılı tarihçi Busbecq,

“padişahın yüzünde hiç de zafer kazanmış bir hükümdarın sevinci yoktu. Ordunun en sonunda gelen Padişah, cenaze merasiminden dönen bir insan gibi ciddi ve ağırbaşlıydı.”der.

         Yavuz da bir zafer dönüşü halkın coşkunlukla karşılama hazırlıklarına girdiğini öğrenince onlara görünmemek için gece sabaha yakın sessizce şehre girmişti.

         Başarının insanları şımartıp, onları tembel, bencin, övüngen yaptığı yolundaki yaygın kanaat, aslında yanlıştır.” Diyen Somerset Maugham, tam aksine, başarının insanları yumuşak başlı iyi yürekli ve hoşgörülü yaptığını, kişileri kırıcı ve sert yapanın yenilgi olduğunu söyler.

         Kendisini bilen insan için öyledir. Aslında yenilgi de kırıcı ve sert yapmaz, yapmamalı da. Çünkü yenilgi bir son değil, bir başlangıçtır. Acı bir tecrübedir., ama gayretli insanlar için başarının da başlangıcıdır.

BAŞARININ DÖRT TEMEL UNSURU

ÜMİT

         Hayat faaliyet ve harekettir. Onu yürüten ise şevktir. Şevk dolu bir ruhla hayat meydanına atılan insan, yeis, yani ümitsizlik adı verilen korkunç düşmanla karşılaşır. Bu düşman onun ayağını kaydırıp düşürmeye çalışır.

         “Aman sen de! Bu işi senden başka yapacak kimse yok mu ki? Hem sen bunu başaramazsın. Başkaları yapamadıktan sonra sen mi yapacaksın!” daha bir sürü bahanelerle insanı yolundan döndürmek ister.

         Eğer moral bozulur, maneviyat sarsılırsa insanın bir adım ilerlemesi söz konusu olamaz. Onun içindir ki, bu azılı düşmana karşı,

         “Allah’tan ümit kesmeyeniz!” buyuran Rabbimiz den yardım istemeliyiz. O müjdeli silahı kullanmalıyız.

         Ümitsizlik ancak bu silahla yenilir. İnsanlığı kemiren yeis, ancak ümitle yıkılır. Cemiyetlerin kangreni olan bu hastalık sadece ümitle mağlup edilir.

         Ümitsizlik öldürücü zehirdir. Hayata saplanan bir bıçaktır. Ahlaka kasteder.

         Ümitsizlikle toplumun faydası kalkar, yerini şahsi çıkarcılık alır. İnsan sadece kendisini düşünmeye başlar. İnsanlar kötü örneklerden delil getirmeye çalışırlar. Tembellere bakıp.

         “Ne yapalım. Herkes benim gibi. Çalışıp da ne olacak? Alemi ben mi düzelteceğim? Neme lâzım “ der. Yan gelip yatarlar.

         Yine yükselişin ayak bağı olan ümitsizliğe yakalananlar, ideal, güzel ve üstün örneklere bakıp,

         “Ben nasıl olsa onlar gibi olamam. Ben kimim, bu işleri yapmak kim?” gibi desiselerle kendilerini avutmaya çalışır. Tembelliğe bahaneler sayıp dökerler.”

         Şu gerçek kulağımıza küpe olmalı. “Yola çıkmayan ilerleyip yol alamaz.” Ümitsizliklerle bir yere varılmaz. “Bir şey tamamen ele geçirilmezse tamamen de terk edilmez.” Buyuran Peygamberimiz.(S.A.V)

Bir defa yola çıkmamızı istiyor. Giriştiğimiz işi yüzde yüz başaramazsak da %70 başaralım. Olsun Hiç başaramamaktan, yapamamaktansa, yarı yarıya da olsa başarmak kazançtır.

         Ümitsizlik başarının birinci engelidir. O engel aşılmadıkça düzlüğe çıkılamaz. Süt kazanına düşen iki kurbağanın hikayesini bilirsiniz. “Nasıl olsa kurtulamam.” Diye ümitsizliğe düşen kurbağa boğulup giderken, diğeri ümidini yitirmemiş, çırpınmış, çırpındıkça bir yağ tabakası meydana gelmiş, üzerine çıkıp kurtulmuş. Ümitle, güvenle geleceğe baktığımız müddetçe aşamayacağımız yokuş yoktur. Mehmet Akif ne güzel dile getirmiş:

“Atiyi (geleceği) karanlık görerek azmi bırakmak,

Alçak bir ölüm varsa, eminim budur ancak.

...

Ey dip diri meyyit(ölü) İki el bir baş içindir.

Davransana... Ellerde senin, baş da senindir.”

 

         “Noksan olur, hata yaparım veya güzel yapamam !” diye işten, hizmetten, bir şeyler yapmaktan kaçmak da nefsin aldatmacasıdır.

 

         Vicdanımıza sormalı, yapabileceğimiz bir şeyse mazeret bulup görevden kaçmak yerine, “İnşallah başarmaya çalışacağım. Gücüm ölçüsünde yaparım” demeli, vazifeyi şevkle üstlenmeliyiz.

         Karıncadan ibret almalı. Hz. İbrahim’ i ateşe attıklarında, karınca ağzına aldığı suyla ateşe ilerliyormuş. Sormuşlar:

“Nereye böyle karınca kardeş?”

“Nereye olacak? İbrahim Peygamberi Nemrut ateşe attı. Ona su götürüyorum.”

Gülmüşler.

“Bu azıcık suyla mı ateşi söndüreceksin?”

“Benim görevim ateşe su taşımak. Götürebildiğim kadarınca götürürüm. Gerisine karışmam. Ateşi söndürüp söndürmemek benim vazifem değil. Allah’a ait. Ben ona karışmam.”

 

Biz de öyle yapmalı, vazifemizi en iyi şekilde yapıp gerisine karışmamalıyız.

İRADE  

         Arkadaşınız çok başarılı,  çok da terbiyeli. Babanız hep âmirlerin takdirini kazanıyor. Anneniz işini çok temiz yapar, herkesin sevip saydığı bir hanım. Komşunuzun büyük oğlu üniversitede okuyor ve sınıflarını takıntısız geçiyor. Belediye başkanınız gibisi yok. Seçim olsa % 90 oyla yine seçilir.

         Acaba bu yakından tanıdığımız insanlar başarılarını neye borçlular, dersiniz?

         Tek kelimeyle iradeli oluşlarına.

         İradeli insanların başaramayacakları bir iş yoktur.

         Fatih sultan Mehmed iradeliydi. İstanbul’u fethetti.

         “Ya ben İstanbul’u alırım, ya da İstanbul beni” diyen güçlü bir iradenin karşısında hangi güç durabilirdi?

         Evliya Çelebi iradeliydi. Bıkmadan, usanmadan ülke ülke dolaşmış, dünyayı tanımış, eşsiz seyahatname ’sini yazmıştı.

         Beyruni iradeliydi. Birçok keşif ve buluşlar yapmış, ilmin öncülerinden olmuştu.

         İrade zaferdir.

         İrade başarıdır.

         İradesiz insanlar rüzgarın önündeki yapraktan farksızdırlar. Kolay etkilenirler. Güçlüklere dayanamazlar. İradesiz insanları kınayan Mevlânâ, “Her rüzgarla otlar gibi sallanırsan, dağlar kadar olsan da bir ota değmezsin.”der.

         Herkeste irade vardır. Ne var ki, bazıları yaratılışlarındaki bu gücü eğitir, inkişaf ettirir, kaleler gibi sağlamlaştırır; böylece hayatın sıkıntı ve ızdıraplarına dayanırlar.

         İradesini eğitme yoluna gitmeyenler ise başkalarının boyunduruğu altında kalmaya mahkûmdurlar. Emir altında olmaktan kurtulamaz; ezilmeye, çiğnenmeye, yenilmeye, zararlara katlanmaya razı olurlar.

         Madem ki aklımız, fikrimiz ve irademiz var. Kendimiz tesadüflere bırakamayız. “Bırak sen de, her şey olacağına varır. Çalışsan da, yırtınsan da iş olacağına varır. Üzme tatlı canını! deyip duygularımızın ve başkalarının esiri olamayız. İrademizle yaptığımız her işten sorumluyuz. O halde, düşünerek, irademizi kullanarak hareket etmek zorundayız.

         İrade güçlendirilmeli, cehd ve gayretle beslenmeli. Cehd ve gayret de aklın kontrolün de zihni, fikri ve bütün duyguları aynı istikamete yöneltmekle olur.

         Güçlü bir iradeye sahipseniz kokmayın. Ne nefsiniz, ne çevreniz sizi yoldan çıkarabilir. Yanlış ve hatalı gördüğünüz noktada kendinize “Dur” diyebilirsiniz.

         Diyelim ki bir bahar günü, imtihanlar yaklaşmakta. Siz de masanın başına oturmuşsunuz, ders çalışmaktasınız. O anda bir arkadaşınız geldi “Haydi biraz gezelim.” Dedi. Hemen muhakemesini yaptınız. Gezmeye gitseniz saatlerce gelemeyeceksiniz ve yorgun argın geldikten sonra da dersinize kendinizi veremeyeceksiniz. Zayıf almanız kuvvetle muhtemel O anda arkadaşınıza tatlılıkla “Şimdi olmaz, inşallah başka bir zaman.”  Diyebiliyorsanız kazançlısınız. Ve iradenize hakim olduğunuzu ispat ettiniz.

         Her akıllı ve zeki insan iradeli demek değildir. Nice akıllı ve zeki insanlar vardır ki, iradelerine hakim olamadıkları için zarara uğramaktan kendilerini kurtaramamışlardır.

         İradesiz insan yoktur. Ama birisi vardır ki, iradesini eğitmiş, iyiye yönlendirmiş; diğeri de iradesini duygularına kaptırmış, kontrolü elinde tutamamış, kötülüklere dalmıştır.

         İradenin merkezi beyindir. Beyin iyi ve faydalı bilgilerle doldurulursa irade de beslenmiş olur. Aç bırakılan irade görevini yapamaz.    

AZİM

BAŞARININ DÖRT TEMEL UNSURUNDAN BİRİ DE AZİMDİR.

 Azimde sağlam ve kesin kararlılıklar vardır, irade vardır, sebat vardır.

         İnsan en büyük desteği azimde bulur. Azim onun en büyük yardımcısıdır. Lokomotif gibidir, insanı peşinden sürükler.

         Azim güçtür, kuvvettir. Girdiği kalbi volkanlaştırır Ali Ulvi Kurucu’ nun dediği gibi;

         “Bir azim eğer iman dolu bir kalbe girerse,

           İnsan da o imandaki son sırra ererse,

  En azgın ölümler ona zincir vuramazlar,

           Volkan gibi coşkun akıyor, durduramazlar.”

         Böyle bir azmin önünde durabilecek bir güç yoktur. İlk Müslümanlar azimle bir iman seli halinde akmışlar, dağ gibi engelleri aşıp geçmişler, dünyanın dört bir yanına hakkı ve hakikati ulaştırmışlardı.

         Azimli insanlar cesur, atılgan, aktif, kahraman, fedakâr ve faaldir

Yorum (yok) Yorum yaz!

AKŞAM ZİYASI 5

25/4/2008 ·

 

MERHAMET

Merhamet varlığın ilk mayasıdır. Onsuz, her şey bir bulamaç ve kaostur. Her şey merhametle var olmuş, merhametle varlığını sürdürmekte ve merhametle nizam içindedir.

Gökler ötesinden gelen merhamet mesajlarıyla, yer, düzene kavuşmuş; semâ tesviye görmüştür. Makro-âlemden mikro âleme kadar her şey, hayranlık uyaran bu âhenge ve çelik çavak işleyişe merhamet sayesinde ermiştir.

Bu hareket ve işleyişte her şeyin, ebedî var oluşta kazanacağı hâl ve alacağı durumun provası yapılmaktadır. Ve bütün varlıklar bu istikamette bir çırpınış içindedir. Her çırpınışta nizam ve intizam nümâyân, (1) her sıçrayışta merhamet şûle-feşândır (2).

Titreyen havanın letâfetinde, raks eden suların kıvrılışında, burnumuzun dibine ve ayağımızın ucuna kadar gelen bu dâsitanî (3) rahmeti görmemek mümkün mü?

Bulut, merhametten kanatlarıyla başımızın üstünde dolaşır durur. Yağmur, kemer kuşanmış süvarî gibi, onun dölyatağından kopup imdadımıza gelir. Yıldırımlar, şimşekler bin bir tarraka ile o gizli rahmetten muştular getirir. Ve âlem her şeyiyle “Rahmet-i Sonsuz” adına bir gazelhan olur. Karalar ve denizler; ağaçlar ve otlar, yüz yüze ve diz dize, ayrı ayrı söz ve nağmeleriyle merhamet türküsü söyler durur.

Şu solucana bakın! Ayaklar altında ve kendi hesabına alabildiğine merhamete muhtaç; ama o, bu hâliyle pek çok şeye merhamet etme yolunda, yorgunluk bilmeyen bir yolcudur. Şefkatli toprak ona bağrını açar. O da, bu sıcak kucağın her avuç toprağına yüzlerce döl bırakır. Ve toprak ana bununla havalanır, bununla kabarır ve her yanıyla pişer ve olgunlaşır. Toprak solucana, solucan da toprağa rahmet; ya gübre olsun diye otu, kökü yakan nâdânlara ne demeli? Zavallı insan! Hem toprağa hem de solucana merhametsizlik ettiğinin farkında bile değildir.

Bir de bin bir çiçeğe cilve çakan şu arıya ve kozasına gömülüp kendini hapseden ipekböceğine bakın! Merhamet orkestrasına uyma uğrunda, neleri göğüslüyor ve nelere katlanıyorlar. İnsana bal yedirmek ve ipek giydirmek için, bu koç yiğit fedâilerin çektikleri sancıyı görmemek elden gelir mi?

Ya, yavrusunu kurtarmak için başını köpeğe kaptıran tavuğun, nasıl bir şefkat kahramanı; açlığını yutup, bulduğu şeyleri yavrusuna yediren aç canavarın, nasıl ayrı bir babayiğit olduğunu hiç düşündünüz mü?

Bu âlemde her şey, ama her şey, merhamet düşünür, merhamet konuşur ve merhamet va’deder. Bu itibarladır ki, kâinata, bir merhamet senfonizması nazarıyla bakılabilir. Ayrı ayrı ses ve soluklar; tek ve çift bütün nağmeler, öyle bir ritm içinde akıp akıp gider ki, bunu görmemek ve anlamamak kabil değil. Ve sonra bütün şu parça parça acıma ve şefkat etmelerin arkasında, bu esrarlı koroya hükmeden, her şeyi çepeçevre sarmış geniş rahmetin sezilip hissedilmemesi...

Veyl olsun bunlardan bir şey anlamayan talihsiz ruhlara.

Bütün bu olup bitenler karşısında insan, şuur ve iradesiyle; idrak ve düşüncesiyle “konsantre” olarak bu engin rahmeti kavrama ve soluklarıyla ona kendi nağmesini katma sorumluluğu altındadır.

İçinde yaşadığı topluma, insanlığa, hatta bütün canlılara, bir insanlık borcu olarak merhamet etme mükellefiyetindedir. O, bu yolda merhamet ettiği nispette yücelir; gadre, zulme, insafsızlığa düştüğü ölçüde de horlaşır, hakirleşir ve insanlığın yüzkarası olur.

Bir bâğiye, (4) susuzluktan kıvranan zavallı bir köpeğe, merhamet edip su içirdiği için, cennetlere yükseldiğini ve evindeki kediyi, aç bırakıp, ölümüne sebebiyet veren bir başkası ise, yıkılıp Cehenneme (5) gittiğini, en doğru sözlüden işitiyoruz.

Merhamet edin ki, merhamete mazhar olasınız! Yerde merhamet eden bir ele, gökler ötesi âlemlerden bin muştu gelir.

Bu sırrı kavrayan atalarımız, her yerde bin merhamet ocağı tüttürdüler. İnsanları da aşarak, hayvanları koruma ve himaye etme vakıfları tesis ettiler. Bu, onlardaki derin merhamet anlayışının, bir karakter, bir huy hâline gelmesinden başka bir şey değildi.

Ayağı kırılmış bir kuş, kanadı sakatlanmış bir leylek, kim bilir hangi merhamet erini tâ ciğerinden vurdu ki; menziline varamamış garip kuşlar için, huzur evi yapar gibi, ona, hayvânî barınaklar yapma fikrini ilham etti.

Ah! Keşke, onların, hayvanlara merhamet ettiği kadar, insanlarımıza merhametli olabilseydik... Heyhât! Kendimize merhamet etmediğimiz gibi, neslimizi de, alabildiğine bir umursamazlık ve merhametsizlik hissiyle mahvettik. Evet, şu bin bir boğucu hâdisenin ve artık içinde durulmaz hâle gelen içtimâî atmosferin, gerçek müsebbipleri bizleriz.

Bir de, merhamet duygusunun, ölçüsüz kullanılması ve su-i istimâl edilmesi vardır ki, o da, merhametsizlik kadar, belki daha fazla sevimsiz ve zararlıdır.

Yerinde kullanılan merhamet, bir âb-ı hayat, bir iksir ise, onun su-i istimâl edilmesi de, bir zehir, bir zakkumdur. Ve asıl olan da, işte bu terkibi kavramaktır. Oksijen ve hidrojen, belli nispetleriyle terkibe girince, en hayâtî bir unsuru meydana getirirler. Nispet bozulduğu ve ayrı ayrı kaldıkları anda ise, yanıcı ve yakıcı hüviyetlerine dönerler. Bunun gibi, merhametin de, hem dozu, hem de kime karşı yapılacağı çok mühimdir. “Canavara karşı merhamet göstermek iştahını açar, sonra döner dişinin kirasını ister.” Azgına merhamet, onu iyice saldırgan yapar ve başkalarına tecavüze teşvik eder. Yılan gibi zehirlemekten lezzet alana merhamet edilmez. Ona merhamet, dünyanın idaresini kobralara bırakmak demektir...

Eli kanlı, yüzü kanlı; gönlü kanlı, gözü kanlı; hâsılı, hem deli hem de kanlıya merhamet, bütün mağdurlara, bütün mazlumlara karşı en korkunç bir merhametsizliktir. Böyle bir tutum ise, kurda acıyıp da, kuzuların hukukunu kâle almama gibi bir şeye benzer ki; kurtları güldürse bile, bütün âsumânı âh u efgâna getirecektir.

SU GİBİ AZİZ OLASIN

Sıcakların iyice arttığı bir yaz gününde, susuzluktan takati kesilen bir adam, biraz ileride bir çeşme görüyor. Son gücünü kullanarak suya doğru ilerliyor. Bu adam sudan kana kana içtikten sonra onun nasıl bir nimet olduğunu daha iyi anlamaz mı?

İlahi rahmet ve su
Kuraklık sebebiyle toprağın, "su su!" diye inlediği zamanlarda, suyun nasıl bir nimet olduğu daha iyi anlaşılır. Gökyüzüne bakıp bir damla yağmur yağacak mı, diye beklerken, ellerimizi semaya kaldırır, "Rabb'im su!" deriz. Yağmur yağmaya başladığı anda insan semadan inen bu suyun Rahman'ın rahmetinden bir tecelli olduğunu daha iyi anlar.

O Yüce Rahman, suyu yeryüzüne indirip onu deniz ve dağlarda depo ederek rahmetini insanlara bol bol ihsan etmektedir. Bu suyu faydalı hale getirmek ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak ise insanlara düşüyor.

Rahmet peygamberi ve su
Yüce Allah'ın, "Biz, seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik." beyanı ile anlattığı Efendimiz'in kudsi sözleri rahmetin yeryüzüne yayılmasına kılavuzluk etmiştir. Allah Resulü, canlılara su vermenin rahmetin bir tecellisi olduğunu öğretmiştir. O şöyle anlatıyordu: "Çölde gördüğü susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeğe su içiren günahkar bir kadına, Yüce Allah Cennet kapılarını açtı." İnsanların birbirlerine su ikram etmelerinin günahlarının affına vesile olacağını yine O (sas) bildirmişti. O'nun teşvikiyle, insanlar birbirlerine su ikram etmede yarışa girmişti. Bu durum bir su medeniyeti doğurdu.

Peygamber Efendimiz haber veriyor: "Her kim ki, elbise ihtiyacı olan bir Müslümana elbise giydirse, Allah da ona cennetin yeşil elbiselerinden giydirir. Hangi Müslüman aç bir Müslümanı doyurursa, Allah da onu cennet meyvelerinden doyurur. Hangi Müslüman susamış bir Müslümana su verirse, Allah da ona içerisinde güzel kokuları olan cennet içeceği içirir."1

"Kıyamet günü hesaplar görülürken herkes telaş içindedir. Cehennemlik bir adam, koşarak cennetlik olanlardan birine, "Hatırlar mısın, benden su istemiştin de sana bir içimlik su vermiştim." diyerek ondan şefaat diler. Ve cennetlik adam ona şefaat eder. Bir başka cehennemlik adam, cennetlik olan diğer birine abdest almak için su verdiğini hatırlatarak şefaat etmesini ister. O adam da ona şefaat eder. 2

İnsani değerlerin tamamen yok olduğu ve kızlarını diri diri toprağa gömecek kadar kalbleri rahmetten uzak fertlerin meydana getirdiği bir toplumda, kadınları layık oldukları şerefli yere yükselten Allah Resulü, bir erkeğin hanımına su takdim etmesini İlahi mükafatların kazanılmasına vesile sayarken şöyle diyordu: "Erkek, hanımına su içirdiği zaman sevap kazanır."3

İslam'ın ilk devirlerinde, Medine'de her tarafta su bulunmuyordu. Halkın para ile suyu temin edebildiği su kuyusu bir Yahudi'ye aitti. Kalbi rahmetten yoksun bu adam, halka yüksek fiyatla su satıyordu. Bu husus Rahmet Peygamberi'ni çok üzüyordu. Nihayet, bir yolunu bulup bu kuyunun Müslümanlar tarafından satın alınmasını emrettiler. Bunun üzerine Hz. Osman, Yahudi'ye cazip bir fiyat teklif ederek bu kuyuyu satın aldı ve onu vakfetti. Peygamber Efendimiz Hz. Osman'ın bu hizmetini görünce; "Allah'ım cenneti ona vacip kıl!" diye dua etmiştir.4

Peygamber Efendimiz'in (sas) örnek davranış ve sözlerini düstur haline getiren Müslümanlar, bu hadise üzerine "su hayrı" konusunda birbirleriyle yarıştı. Sahabelerden Sa'd b. Ubade annesi vefat edince Peygamber Efendimiz'e (sas) gelerek, annesi için en faziletli sadakanın hangisi olduğunu sordu. Allah Resulü (sas) de, "insanlara su vermek" olduğunu haber verdi. Bunun üzerine, Sa'd bir kuyu kazdırarak ölümünden sonra annesinin sevabının artmasını istedi.5 Bu hadiseden sonra Müslümanlar arasında ölmüş yakınlarına sevap hediye etmek için kuyu açma ve çeşme yapmak yarışı başladı.

Su ile gelen medeniyet
Yukarıda anlatılan bu tarihi hadise, İslam'ın vakıf kurmaya ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Peygamber Efendimiz, "sadaka-i cariye" olarak tanımladığı yol, köprü, çeşme, okul gibi yerleri vakfetmenin, kişinin ölümünden sonra amel defterine sevap kazandıran hususlardan olduğunu ifade etmiştir. Bu mükafatı elde etmek için imkanı olan Müslümanlar vakıf kurarak birbirleriyle yarışmıştır. Çeşmeler de bu vakıflardandır. İnşa edilen bir çeşmenin gerekli bakım ve tamirleri ile yaz aylarında buraların depolarına bırakılan kar ve buzun masrafları söz konusu vakıflardan karşılanırdı. İstanbul Belediyesi Sular İdaresi'nden 1930 yılında yapılan bir açıklamaya göre, sadece İstanbul'da su yolları, çeşme ve şadırvanları yapmak ve korumak için kurulmuş 1535 vakıf vardır. Osmanlı'da başta padişahlar ve devlet adamları olmak üzere bütün varlıklı insanlar vakıf eserleri bırakmak için uğraşmışlardır. İstanbul Eminönü'ndeki Yeni Camii ve onun yanındaki mektep, sebilhane, kütüphane gibi yerleri vakıf olarak yaptıran Sultan İbrahim'in hanımı Hatice Turhan'ın, bunlara ilave olarak sanat değeri yüksek bir çeşmeyi de yaptırmayı6 ihmal etmemesi, bu konuda verilebilecek yüzlerce örnekten sadece bir tanesidir.
Yapılan evlerde, medreselerde, camilerde, çarşılarda, çeşme ve şadırvan gibi su ihtiyacının karşılandığı yerlerde ustalar sanatlarını sergilemişlerdir. Sanat eserlerindeki mermer işlemeler, tezhipler, kitabeler ve süslemeler, insan ruhuna hitap eden yönleri ile bu eserlere ayrı bir güzellik kazandırmıştır.

Çeşme kitabeleri
Ecdadımızın yaptığı sebil, çeşme ve şadırvanlar, onların hayata ve insana ne kadar önem verdiklerini göstermektedir. Çarşıların, medreselerin, mahallelerin her köşesinde yapılan çeşmeler ile şehir dışında yollar üzerinde ve kırdaki çeşmeler, buralardan faydalanan insanların susuzluğunu giderirdi. Bu çeşme ve şadırvanlardan su içenler de çeşmeyi yaptıranların ruhuna fatiha ve dualar gönderirdi. Bu çeşmelerin üst taraflarındaki kitabeler, insanların psikolojik ihtiyaçlarına da cevap vermektedir. Susuzluktan ciğeri yanan bir insan bu çeşmelerden su içtikten sonra, gözüne ilişen bu kitabelerle kültür ve maneviyat dünyasında seyahat eder. Bu kitabelerdeki; İlahi emirleri yerine getirip yasaklardan kaçınanlar için, içerisine baharat katılmış cennet içeceği verileceğine dair Allah'ın vaadlerini ifade eden ayetler7 ve hadis-i şerifler, insanları içinde bulunduğu dünyadan manevi alemlere götürmektedir. Bütün canların aslının su olduğunu, "Biz her canlı şeyi sudan yarattık." ayeti ve bu manayı ifade eden diğer ayetleri8 hatırlayan insan da Yüce Yaratıcı'yı tefekkür ederek O'nun azameti önünde huzur bulur.

Hayatın akışı içerisinde, dünyanın faniliğini düşünen bir insan, suyun tadını bazen alamaz. Ecdadımız dünya ile ahireti iç içe bulundurmayı başarabilmiştir. Mimarisi ve süslemeleri ile insanın bedii duygularına hitap eden bir çeşmeden su içen insanın, çeşmenin kitabesinde; "Rab'leri onlara cennette tertemiz sular içirsin." ayetini görmesiyle gönlüne de su serpilir.

İnsanın, biyolojik hayatını devam ettirebilmesi için suya ihtiyacı olduğu gibi, psikolojik-ruhi gıdalarını tatmin etmeye de ihtiyacı vardır. İnsan kendi imkan ve kuvvetiyle suyu icad edemez. Öyle ise kendisine su gibi bir nimeti bahşeden Rabb'ine şükretmelidir. Atalarımız, bu hakikatlerden hareketle yaptıkları çeşmelerle bir taraftan insanların su ihtiyaçlarını karşılarken, diğer taraftan da, bu suyu yaratan Allah'a karşı şükür vazifesinin yerine getirilmesi gerektiğini anlatan ayet ve hadisleri çeşmelerin başlarındaki levhalara yerleştirmiştir.

HALİL İBRAHİM BEREKETİ

Halil ile İbrahim kardeşler, ortaklaşa ekin ekerler. Zamanı gelince ekin biçilir, harman dövülür, buğdaylar harman yerinde iki eşit hisseye ayrılır. O gece halil, İbrahim'den habersizce, kendi buğdaylarının başına gelerek; "Kardeşimin daha çok paraya ihtiyacı var, kendi buğdayımdan bir kısmını ona vereyim." der ve diğer tarafa kürek kürek buğday aktarır. Sabah erkenden işlerinin başına gelen halil ve İbrahim, buğdaylarınım kendi ambarlarına taşımaya başlarlar. Ertesi gece, bu defa İbrahim tarlaya gelip; "Kardeşimin daha çok paraya ihtiyacı var." diyerek kendi yığınından kardeşininkine bir miktar buğday aktarır. Sabah olunca, kanaatkar ve fedakar kardeşler, buğdaylarını taşımaya devam ederler. Onlar birbirinden habersiz, bazı geceler aynı şekilde her biri buğdaylarını kardeşinin tarafına aktarmaya devam eder. Günlerce tarladan evin ambarına taşınan buğday bir türlü bitmez. Allah'ın rahmet ve kudreti tecelli etmektedir. Buğdaylar bereketlenmiştir. Allah'ın bereketinin tecelli ettiği bu hadise, insanlar arasında "Halil İbrahim bereketi" diye anılır.

Peygamber Efendimiz (sas)'in hadislerinde, ortaklık konusuna büyük bir önem verilmiştir. Efendimiz bir hadisinde: "Yüce Allah buyuruyor ki; biri diğerine ihanet etmedikçe ben iki ortağın üçüncüsüyüm. İkisinden birisi arkadaşına ihanet edince, ben aralarından çıkarım. Onları yardımdan ve muvaffakiyetten mahrum bırakırım." buyurmaktadır.

Istilahat-ı Fıkhiyye Kamusu isimli eserde; ortaklık konusu, evlilik, miras, ticaret gibi konularla beraber ayrı bir başlık altında ele alınmıştır. Ömer Nasuhi Bilmen'in yaklaşık iki bin beş yüz sayfalık bu eserinde, bu konunun yüz sayfa gibi geniş bir yer tuttuğu gözönüne alınırsa, cemiyet hayatında büyük bir ehemmiyete haiz bu hususun önemini anlamış oluruz. Ticaretin, tarımın ve sanayinin çeşitli sahalarına önem veren Peygamber Efendimiz (sas), "Kişi kendi elinin emeğinden daha hayırlısını yememiştir." diyerek insanları üretime teşvik etmiştir. Emeklerin ve sermayenin birleşmesi ile kurulan güçlü bir ortaklıkta, belirli bir program ile çalışılması halinde, hiç şüphesiz ki, daha çok üretim sağlanır. İş taksiminde belirli bir görevi üstlenen ortak, o sanatta, ihtisas kazanması neticesinde daha hızlı ve verimli bir üretim gerçekleştirir. Burada tecrübe ve ihtisas, üretimi artıran bir diğer faktördür. Ancak, tam kapasiteli bir iş ile üretimin artırılması için ortakların sorumluluklarını yerine getirmesi, maddi-manevi fedakarlık, dürüstlük, kardeşlik-arkadaşlık ilişkilerinin sıcak bir ortamda muhafaza edilmesi gerekir. Bu gibi esaslar üzerine kurulan ortaklıklar, sıhhatli bir şekilde devam ettirilebilir.

Ortaklığın devamını sağlayan temel değerler
Yukarıdaki hadis-i şerifin tavsiye ettiği ortaklık, üretimin artmasına vesiledir. Ortaklığın sağlıklı bir şekilde devam ettirilebilmesi için, bunu bozacak davranışlardan her iki tarafın da kaçınması gerekir. Bunun için rehber olabilecek bazı temel değerler şunlardır:

İhanetten kaçınmak: Hadis-i şerifte "ortaklardan biri diğerine ihanet etmedikçe.." ifadesinde belirtildiği gibi, ortaklığı bozan sebeplerin başında, tarafların birbirine ihanet etmesi gelmektedir. İhanet, verilen söz ve emanete riayet etmemek, dürüst davranmamak demektir. Ortaklık, üretimin sonunda elde edilen malı bölüşmektir. Burada, ortaklar birbirlerine mallarını ve servetlerini emanet etmişlerdir. Emanete hıyanet bir başka hadis-i şerifte münafıklığın alametlerinden sayılmıştır. Zaten, konu ile ilgili ayet-i kerimede de; "Ortaklar birbirine zulmeder; ancak iman edip salih amel edenler müstesna." buyrularak ideal bir ortaklığın temel vasıfları belirtilir. Buradaki "iman edenler"in kamil manada iman edenler olduğu anlatılmakla birlikte, bu imanı tamamlayan temel unsurun da, "salih amel" olduğu belirtilmiştir. ayet-i kerimelerde, cennete gideceklerin temel vasfının "salih amel işlemek" olduğu belirtilmiştir. Cennet ehlinin temel hususiyetlerinden biri olarak, dünyada iken "helal mal" kazanma belirtilmiştir. Hal böyle iken, iman edenlerin, bu imanlarını tamamlayıcı temel vasıflardan olan salih amel işleme ve helal kazanma hususunda daha hassas davranmaları gerekmektedir. Ortaklığın devamlılığı açısından da aynı ayetin ortaya koyduğu temel değerlere riayet edilmelidir.

Münasebetlerin saygı-sevgi ve tevazu-hürmet içinde devam ettirilmesi: Toplum hayatında yaş, ilim, makam ve fazilet yönüyle yüksek olanlara hürmet edilmesi, İslam esaslarındadır. Büyükten küçüğe doğru gelen bir şefkat ve tevazu; küçükten büyüğe uzanan bir hürmet insanları birbiriyle daha iyi kaynaştırır. Böylece ahenkli bir toplum meydana gelmiş olur. Peygamber Efendimiz (sas)'in "Küçüğüne merhamet etmeyen ve büyüğüne saygı göstermeyen bizden değildir." sözü de bu hakikati özlü bir şekilde ifade etmektedir.

Ortaklar arasındaki hürmet ve tevazu, karşılıklı münasebetlerde samimiyetin yanı sıra psikolojik yönden de kişileri aktif hale getirir.

Peygamber Efendimiz (sas)'in "Mü'minler tarağın dişleri gibi eşittir." hadis-i şerifinde belirttiği gibi insanlar, hukuk ve şeref itibariyle eşit yaratılmıştır. Ancak, toplum hayatının belirli bir nizam içerisinde devam edebilmesi için, Allah tarafından her insana fıtratına uygun ayrı rol verilmiştir. Bütün insanların yüksek dereceli bir idareci veya ilim adamı seviyesine yükselecek donanımda yaratılmış olması veya bu makama gelmesi gerektiğini söylemek hakikate aykırıdır. Herhangi bir makama hakkıyla çıkanların, buraya eli cebinde çıkmadıkları bir gerçektir. Ancak, insanların maddi veya manevi bakımdan yükselmelerine kader açısından da bakmak gerekir. Rolü ne olursa olsun, insanın bu dünyaya geliş gayesi, sadece Allah'ın rızasını kazanacak bir hayat yaşayarak cennete ehil hale gelmekir.

Bu bakımdan, ortaklar arasında üstün kabiliyetli olanların, etrafına karşı alçak gönüllülük ve tevazu göstermesi Allah'ın rızasını kazandıracak bir davranış olduğu gibi, iş hayatında da "Tevazu edeni Allah yükseltir, kibirleneni de Allah alçaltır." hadis-i şerifi bu hakikati ifade etmektedir.

Ortakların mesuliyet şuuru: Başarılı bir ortaklıkta; ortakların, vazifelerinin, yetki ve sorumluluklarının açık bir ifadeyle yazılı olarak belirlenmiş olması gerekir. Vazife, aynı zamanda bir sözleşmedir (ahid). Ahdin yerine getirilmesinin de, maddi-manevi bir mesuliyet olduğu Kur'an'da belirtilmiştir. Ahdini yerine getirmeyenlerin ahirette büyük bir hüsrana uğrayacağını Kur'an ifade etmektedir. Ortaklar arasında vazifelerin taksiminden sonra, herkesin kendi mesuliyetinin gereğini yerine getirmesi bir esas olduğu gibi, gereksiz yere birbirlerine müdahale etmemeleri de münasebetlerin sağlıklı bir şekilde devamı acısından önemlidir.

Yapıcı tenkit ve hataların tamiri: "...Rahman'ın o makbul kulları ki, yalan yere şahitlik etmezler, yalan sözü de dinlemezler. Boş sözlerle, çirkin davranışlarla karşılaştıkları zaman, izzet ve şereflerini muhafaza ederek oradan çekip giderler." (Furkan/72) buyrulmaktadır. Hataların düzeltilmesinde niyet ve söyleyiş tarzı çok önemlidir. Bediüzzaman'ın belirttiği; "Mü'min kardeşini sever ve sevmeli. Fenalığı için yalnız acır; tahakkümle (zorbalıkla) değil, lütufla ıslahına çalışır." düsturu hatalara yaklaşımda rehber olmalı.

Ortaklar arasında, önce, her insanın hatası olabileceği gerçeği göz önünde bulundurulmalıdır. Bu hatalardan önemsiz olanları tenkit etmekten kaçınmak, ortaklığın ayakta kalabilmesi açısından önemlidir. Bir insanın büyüklük taslayarak diğerini tenkit etmesi, karşıdakinin onurunun kırılmasına yol açar.

Helal yolda kazanma: Hayatın devamlılığı için maddi ihtiyaçların karşılanmasında, para ve mal önemli bir vasıtadır. Bu bakımdan insan maişeti için belli bir işle meşgul olmak mecburiyetindedir. Bu noktada helal ve harama dikkat edilmesi, ferdin hem dünya hem de ahiret saadeti açısından vazgeçilmez bir düsturdur. İnsanlar için para ve mal önemli bir imtihan vesilesidir. Emek veya mal karşılığında alınacak ücrette, hakkaniyet ölçülerine riayet edilmemesi durumunda meşru olmayan kazanç ortaya çıkar. Aynı durum, ortaklıktaki kazancın bölüşülmesinde de söz konusudur. Başkasına ait malı haksız yere almanın, manevi mesuliyeti vardır. İslam'a göre, haksız kazanç, ateştir. Daha çok kazanma hırsı ile helal-haram demeden kazanmaya çalışan insanın sonu hüsrandır. Bozulan işler ve ortaklıklar bu tip hırsların sonucudur. Hırsın sonu hasarettir, büyük kayıptır.

Kıskançlığa yol açan sebepler: Bilhassa, akraba veya kardeş olan ortakların, aile içi ve özel harcamalarında hayat tarzlarını kıskançlığa yol açacak şekilde gösterişten uzak tutmaları, ortaklığın devamı açısından gereklidir. Mesela, aynı şartlarda ortak olmuş iki kardeşten birinin evindeki lüks ve israfa karşılık, diğerinin daha muktesit ve mütevazı yaşaması, bilhassa hanımları arasında dedikoduya, daha sonra da ortaklığın bozulmasına yol açabilir. Böyle istenmeyen neticelere sebebiyet vermemek için, işlerin ortaklaşa yapıldığı gibi mümkünse kardeşlerin hayat standartlarının belirlenmesinde ve harcamaların dengeli yapılmasında da ortak hareket edilmelidir.

Sahabenin "isar" vasfını rehber edinmek: Ortaklar arasında kazancın bölüşülmesinde, eşitliğin sağlanması esastır. Bu konuda bilerek veya bilmeyerek taraflar arasında haksızlık yapılması, sıkıntılara sebebiyet verebilir. Maddi konularda başkalarını, hususen kardeşlerini, kendilerine tercih etmelerinden dolayı Kur'an'ın övgü ile bahsettiği sahabenin tutumu örnek alınmalıdır: "Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine iman yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir." (Haşr, 9). Atalarımız, "Mal canın yongasıdır." derken, insanın fıtraten mala olan düşkünlüğünü belirtmişlerdir. Ancak, Kur'an'ın "isar" olarak bahsettiği bu tutum, ortaklar arasında göz önünde tutulması gereken yapıcı prensip olmalıdır.

Ortaklığın bozulmasının getireceği kayıplar: Aile dışı ortaklıkların bozulması, maddi kayıpların yanısıra dargınlık ve huzursuzlukları da beraberinde getirir. Ancak, aile ortaklıklarının bozulması baba-evlat, kardeşler ve akrabalar arasında tamiri çok daha güç kırgınlıklara ve içtimai sıkıntılara yol açabilir. En azından, kalblerin birbirinden uzaklaşması, birbirinin arkasından konuşma gibi, dini-ahlaki tehlikeler baş gösterebilir. Akrabaların önce kalben birbirinden uzaklaşmaları, daha sonra da aralarındaki bütün münasebetleri koparmaları sebebi ile dünya ve ahirette büyük kayıplara uğrayacaklarına dair pek çok ayet ve hadis bulunmaktadır.

 

HÛD ALEYHİSSELÂM

Yemen'de bulunan Âd kavmine gönderilen peygamber. Nûh aleyhisselâmın oğlu Sâm'ın neslindendir. Bir ismi de Âbir olup, lakabı Nebiyyullahtır. Kur'ân-ı kerimde ismi bildirilen peygamberlerdendir. Yemen'de Aden ile Umman arasında bulunan Ahkâf diyârında doğup yetişti. Çocukluğundan itibaren Allahü teâlâya ibâdet etmekle meşgul oldu. Ara sıra ticâretle de uğraşan Hûd aleyhisselâm, gayet şefkâtli ve çok cömertti. Nûh tûfânında sonra torunlarından biri olan Âd, Yemen'de Hadramut civârında Ahkâf denilen yerde yerleşti. Âd'ın neslinden gelen insanlar çoğalarak büyük bir kavim oldular. Bunlara Âd kavmi denildi. Bulundukları belde bereketli bir yerdi. Bağlar, bahçeler her tarafı sarmış ve İrem bağları diye meşhur olmuştu. Oğulları, malları, davarları ve muhteşem sarayları vardı. Güçleri, kuvvetleri, boyları ve cüsseleri ile meşhur olan bu insanlar, servetlerinin ve maddi güçlerinin çokluğuna bakarak azdılar ve doğru yoldan, dinlerinden ayrıldılar. Yeryüzünde büyüklük tasladılar. Allahü teâlâyı unuttular ve çeşitli putlara tapmaya başladılar. Ellerindeki maddi imkânlarla etrâfa dehşet salıyorlar, fakirleri ve diğer kabileleri zulümleri altında inletiyorlardı. Onları köle gibi çalıştırıyorlar, çeşitli işkencelerle öldürüyorlardı. Allahü teâlâ, Âd kavmine doğru yola kavuşturmak için Hûd aleyhisselâmı onlara peygamber gönderdi. bu hususta Kur'ân-ı kerimde mealen buyruldu ki:

Âd kavmine kardeşleri Hûd'u peygamber olarak gönderdik. Hûd (aleyhisselâm) onlara; ''Ey kavmim! Allahü teâlâya ibâdet edin. İbâdet edilecek o'ndan başkası yoktur. Hâlâ o'nun azâbından korkmayacak mısınız?'' dedi. (A'râf sûresi:65) Hûd aleyhisselâm kavmini doğru yola kavuşturmak için tebliğ vazifesine başladı. Onları putlara tapmaktan, zulüm ve günahlardan tövbe ederek vazgeçmeye ve Allahü teâlâya şükür ve ibâdete çağırdı. Fakat Âd kavminin insanları, Hud aleyhisselâmı dinlemeyip, ona karşı kaba ve inkârcı davrandılar. Hûd aleyhisselâm kavminin bu tutumu üzerine; ''Eğer doğru yola gelmezseniz, haberiniz olsun, ben size tebliğ vazifemi yapıyorum; Rabbim size acı bir azap gönderir de helâk olursunuz?'' buyurdu. Azgın Âd kavmi, Hûd aleyhisselâma; ''Mûcize getirmeden putlarımızı terk etmeyiz.'' dediler. Hûd aleyhisselâm onlara; ''İstediğiniz mûcize nedir?'' diye sordu. Onlar da ''Rüzgârı istediğin tarafa çevir!'' dediler. Hûd aleyhisselâm duâ etti. Allahü teâlâ; ''Ne tarafa istersen elinle işâret et!''^buyurdu. O da eliyle işâret edince, rüzgâr istediği istikâmette esmeye başladı. Büyük kayaların toprak olmasını istediler. Hûd aleyhisselâmın duâsı ile bu da oldu. Bu mûcizeleri gördükleri hâlde inanmayıp hırçınlaşarak koyunların yünlerinin de ipek olmasını istediler. Hûd aleyhisselâm duâ etti. Koyunların yünü ipek hâline geldi.

 Âd kavmi, gösterilen mûcizelere rağmen inanmadılar. ''Sen bizi putlarımızdan ayırmak için mi geldin? Doğru söylüyorsan, haydi bizi tehdit azâbı getir de görelim!'' dediler. Hûd aleyhisselâm kavmini imâna dâvete devâm etti. Pek az kimse imân etti. Kavmi ise hakâret edip kendinden geçinceye kadar dövdü. Kavminin ıslah olmayacağını anlayan Hûd aleyhisselâm: ''Yâ Rabbi! Sen her şeyi biliyorsun. Ben onlara peygamberliğimi bildirdim. Ey Rabbim! Onlara, ders almalarına vesile olacak bir musibet ver?'' diye bedduâda bulundu. Hûd aleyhisselâmın bedduâsını kabul buyuran Allahü teâlâ, Âd kavmine önce kuraklık, kıtlık musibetini verdi. Üç sene müddetle akan pınarlar kurudu. Yeşillikler sarardı, soldu. Meşhûr İrem Bağları yok oldu. İnsanlar bir yudum suya, bir parça ekmeğe muhtaç hâle geldiler. Hayvanlar susuzluktan telef oldular. Devamlı olarak bunaltıcı kuru bir rüzgâr esiyordu. İnsanlar ağızlarını güçlükle açıyor, zor nefes alıyordu. Tozdan göz gözü göremiyordu. bu arada Hûd aleyhisselâm kavmini imâna, tövbe ve istiğfâra dâvete devâm ediyordu. Hûd aleyhisselâmın kavmine meâlen şöyle dediği bildirilmektedir:

''Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin. Sonra o'na tövbe edin ki, gökten üzerinize bol bol bereket (ekinleri yetiştirecek yağmur) indirsin ve kuvvetinize kuvvet katarak sizi çoğaltsın. Günahlarınıza ısrar ederek imândan yüz çevirmeyin.'' (Hûd sûresi: 52) Hûd aleyhisselâmın bu son dâveti de onların aklını başlarına getirmeye yetmedi. Hûd aleyhisselâma işkenceye ve onu öldürmeye kalkıştılar. Artık onlara azâbın gelmekte olduğu Hûd aleyhisselâma bildirildi. Bir sabah Hûd aleyhisselâm imân edenleri bir araya topladı. Gün ağarırken ufukta siyah bir bulut belirdi. Bunu gören Âd kavmi, işte bize yağmur geliyor, dediler. Hûd aleyhisselâm ''Hayır, o can yakıcı azâp veren bir rüzgârdır. Her şeyi yok eder.'' dedi. Rüzgâr korkunç bir ses çıkararak vâdiyi kapladı. Son derece hızlı ve soğuk olup, her şeyi saman çöpü gibi savuruyordu. Fussilet sûresi 16. âyet-i kerimesinde, bu rüzgâr ''sarsar'' (kavurucu rüzgâr); azâb günleri de ''eyyâm-ı nahisât'' olarak geçmektedir. Âd kavmi kasırgadan kurtulmak için tutundukları ağaç ve taşlarla birlikte havaya fırlayarak paramparça oldular. Hepsi ölüp yere serildiler. Daha sonra rüzgâr bunları sürükleyip denize attı. Mal ve mülklerinden hiçbir eser kalmadı, helâk olup gittiler. Âd kavminin helâk oluşu Kur'ân-ı kerimde meâlen şöyle bildirilmektedir:

''Nihâyet Hûd'u ve berâberindeki imân edenleri, rahmetimizle kurtardık ve âyetlerimizi tekzib ederek, yalanlayarak imân etmemiş olanların kökünü kestik.'' (A'râf sûresi: 72) Hûd aleyhisselâm ve ona imân edenler bu şiddetli kasırgada Allahü teâlâ tarafından muhâfaza edildiler. Kâfirleri helâk eden şiddetli fırtına, onlara serinletici ve rahatlatıcı hafif bir rüzgâr gibi esiyordu. Hûd aleyhisselâm, Âd kavmi helâk olduktan sonra, kendine inananlarla birlikte Mekke-i mükerremeye gitti. Kâbe-i muazzamanın bulunduğu yerde ibâdet ve taatla meşgul oldu ve orada vefât etti. Kabrinin Harem-i şerif( Kâbe-i muazzamanın  etrâfındaki mescitte Hicr denilen yerde bulunduğu rivâyet edilmektedir.

Hûd aleyhisselâm ve peygamber olarak gönderildiği Âd kavmiyle  ilgili olarak Kurân-ı Kerimin A'râf, Hûd, Mü'minin, Fussilet, Ahkâf, Zâriyât, Kamer, Hâkka, Şuarâ ve Fecr sûrelerinde bilgi verilmektedir.

ÇALIŞMAK

MERAK EDEBİLMEK

            Kendimizi yokladığımızda, içimizde merak denilen bir duygunun yetiştirilmiş olduğunu görürüz. Kabiliyet toprağımıza ekilmiş bu duyguyu geliştirmek, inkişaf ettirmek elimizdedir.

            Etrafımızda olup biten olayların sebeplerini, niçinlerini öğrenme arzusu o konuda bizi bilgili olmaya itecektir.

“Bu niçin böyle ? Sebepleri nelerdir? Gibisinden sorduğumuz sorular bizi harekete geçirip mesafe aldıracaktır.

            İnsanlar bu merak duygusuyla dağları deler, denizlerin dibine iner, Ay’a çıkarlar.

            Ünlü bilgin Einstein’ı izafiyet teorisini bulmaya iten saik, daha çocukluğundayken kendi kendisine araştırıp durduğu şu sorulara cevap bulmak arzusuydu:

            “İki olayın aynı anda vuku bulması ne demektir? İnsan bir ışık demetinin üzerine binip seyahat etse ne olurdu?...

            Merak ilmin projektörüdür. Kullanabildiğimiz sürece yolumuzu aydınlatacaktır.

 

SEVEREK ÇALIŞMAK

 

İnsan yaptığı işi severek yapmalı. İstemeyerek, benimsemeyerek yapılan işlerin hayrı yoktur. İnsan ne nisbette severek çalışırsa o ölçüde başarılı olur.

            Bunun içinde, severek yapabileceğimiz işlere yönelmeliyiz. Mesleğimizi seçerken dikkatli davranmalıyız. Hoşlanmayacağımız bir meslek bizi ömür boyu huzursuz edebilir., verimli olmamızı önleyebilir.

            Kendimizi yoklayalım.”Kabiliyetlerimiz nedir? Öğretmen, anne, baba ve yakınlarımızın öğütlerine dikkat etmekte elbet bizim için faydalar var.  Onlar bizim kötülüğümüzü istemezler. Ne var ki, bizi en iyi tanıyan yine biziz. Kabiliyetlerimizi Dikkate almadan sırf bazı tavsiyelere uymak için biş işe girmek veya bir mesleğe yönelmek, bizi sonunda pişman edebilir. Önce aklımıza danışalım. Başarabileceğimize, faydalı olabileceğimize inanıyorsak ondan sonra seçelim.

            Şu da var ki, içinde bulunduğumuz  şartlar da arzumuza kavuşmamıza engel olabilir. İstemeyerek, hoşlanmayarak  da olsa bir işin içerisine girmiş olabiliriz. Bu durumda yapacağımız şey şu olmalı. Eğer işimiz meşru ve faydalı bir iş olmasına rağmen bize zor geliyorsa sabretmeli, onu sevmeye çalışmalıyız. Bu duyguyla hareket edersek, göreceğiz ki, sonunda başarılı olacağız. 

ŞEVK, GAYRET, HEYECAN

            Kainatta atomdan güneş sistemine kadar bıkma usanma bilmez bir gayret hakimdir. Atomun etrafında saniyede yüzlerce, binlerce kilometre hızla hareket eden elektronlarda o şevkin işareti var. Güneşin etrafında baş döndürücü bir hızla Mevlevi gibi dönene gezeğenlerde aynı sır saklı. Yağmur o şevkle yağıyor, çiçekler o şevkle  açıyor; güneş o şevkle doğup batıyor, gülümsemeleriyle bize selam veriyor.

            Şevk ve heyecan yüklü bir kervana yeryüzünün hakimi durumundaki insanın, başı çekerek katılması gerek. Bu duygu olmazsa bütün işler alt üst olur.

            Şevk ve gayret insanı yerinde durduramayacak kadar lezzetli dir.. “Bilseniz ki, gayret ne kadar kıymetlidir; bir dakika boş durmazdınız. “ diyen Bediüzzaman Hazretleri ne güzel söylemiş. Başka bir şeye gerek yok; gayretin, şevkin bizzat kendi içindeki lezzet bizi kamçılamaya yeter. Zaten şevk ve gayret ruhun kamçısıdır. Yine hayatın bir faaliyet ve hareketten ibaret olduğunu belirten Bediüzzaman, “Şevk ise bineğidir.” Der. Bu bakımdan, şevk bineğine gayretle binip hayat meydanına atılmalıyız.

            En verimli çalışmalar, şevk, gayret ve heyecanla yapılan çalışmalardır. Bu duyguları daima canlı tutmalıyız. Bu enerji dolu duygularla hep, “Başaracağım, yapacağım, üstesinden geleceğim! Demeliyiz ve başarmalıyız.

            Şevk mutluluktur, enerjidir, gayrettir. Onun için, “Ben çalışmak istiyorum, ama bir türlü yapamıyorum. Arzum var, fakat enerjim yok. Diyen insana inanmayınız. Başka işlere vakit bulabilen insanın bu sözleri, nefsin avukatlığı için söylenmiş sözlerden başka bir şey değildir. O insan isteseydi başkalarına olduğu ona da zaman ve enerji bulabilirdi.

            Şevkimizi söndüren gayretimizi öldüren bir duygu  bir olay mı var? Onları derhal bertaraf etmeli, şevk ve gayret kazandırıcı fikir veya kitapları devreye sokmalıyız.

            Yaptığımız işerin ve yüklendiğimiz vazifenin büyüklüğü, bizi gayrete getirmeye yetmelidir.

Maddi beş-on kuruşluk kazanç uğruna sabahın erken saatlerinde kalkıp işine koşan insanın kazancından daha mı az kazançlıyız? Manevi kazancımızın eşşizliği, bizi gün doğmadan kaldırmalı, yerine göre gece kararıncaya kadar da çalıştırmalı.

            Biz yıkım için değil, yapım için varız.

            Biz kin, düşmanlık ve kötülük için değil; sevgi, kardeşlik ve iyilik için varız.

            Var oluşumuzun sebepleri bizi gayrete getirmeye yetmiyor mu?

            Bu duyguyla hareket ettiğimiz müddetçe,  okuduğumuz kitaptan, çalıştığımız dersten ve işten, üstlendiğimiz vazifeden zevk alırız. Şevkle ve gayretle ona yöneliriz.

            İş ve vazifemizin yüceliği bizi donukluktan, sönüklükten, ölülükten kurtaracak; son ana kadar şevk, gayret ve heyecanla dolu olarak yaşayacaktır.

DİKKATLE EĞİLMEK

            İnsan ne ölçüde kendisini işine verir, dikkatini onun üzerinde toplar, duygularını da yardımcı kılarsa, o ölçüde başarılı olur.

            İnsan bütün varlığıyla işine yönelmeli. Âdeta kendisinden geçmeli. Bu, bedenle yapılan çalışmalarda olduğu kadar fikri çalışmalarda da önemlidir.

            Başarısızlıkların en önemli sebeplerinden biri, insanın o işe kendisini dikkatle verememesi,gevşek ve üşengeç bir tavırla eğilmesidir.

            Çalışmalarımızda güneş ışınları toplayan mercek, savaşta nöbet bekleyen er gibi dikkatli olmalıyız. Dikkat ve titizliğin verimli çalışmanın temel esaslarından olduğunu unutmamalıyız.

            Bu özellikler bizde zayıf olabilir. Çeşitli sıkıntı, üzüntü,iş ve ızdıraplarla aklımız allak bullak olabilir. Birbirine zıt arzularla karşılaşıp zaman zaman kararsız olabiliriz. Ama şunu unutmayalım ki, insan aklı bütün bunların üstesinden gelebilecek güçtedir. Akılda öyle bir güç vardır ki, William Multon’un ifadesiyle, o akıl, sağlam ve keskin bir şekilde bir noktaya yöneltildiği zaman çok müthiş bir alet olabilmektedir.

            İşimizin başına geçtiğimiz zaman her şeyi unutup aklımızı o noktaya yöneltirsek ne sıkıntı kalır, ne de zihnimizin allak bullaklığı. Belki bu ilk anda zor olur. Eksersizlere ihtiyaç duyarız. Bir kere, iki kere, on kere, yirmi kere, hatta elli kere, yüz kere bu eksersizleri... Bunun için de, dikkati dağıtıcı sebepleri mümkün mertebe uzaklaştırmaya çalışmamız gerekir.

            Biz genellikle dahi insanların, bu özelliklerini doğuştan getirdiğine inanırız. Bunun böyle olmadığını söyleyen ünlü psikolog William James

Asıl farkın dahilerin konu ve gayeleri için sarf ettikleri gayrette ve zihinlerinin bütün güçlerini toplayarak belli bir  noktaya yöneltmelerinde olduğunu söyler.

            Kendimize güvenelim ve görevi şevkle omuzlayalım. Dahiler kadar olmasa bile, büyük ölçüde dikkatimizi bir noktaya toplayabilecek; okuduğumuz kitabı daha iyi anladığımızı, işimizi daha iyi yaptığımızı göreceği. Zihnin güçlenmesi için de bu şarttır. Unutmayalım ki, insan hangi noktaya kendisini verirse o noktada gelişir.

SABIR VE DEVAMLILIK

            Peygamberimiz, “Acelecilik şeytandan, akıllıca ve ihtiyatla düşünerek hareket etmek ise Rahman ’dandır.”  Buyurur.

            Acelecilik tabiatın işleyişine, kainatın düzenine, kısacası, yaratılışa ters düşer. Kışın ortasında baharın gelmesini isteyeceğimiz, gelişini beklemek zorunda olduğumuz gibi, işlerimizin zamanında bitmesi için de beklememiz lazımdır. Buna sabır diyoruz.

            Acelecilik bir işin vaktinden önce olmasını istemek, sabır ,ise zamanı beklemek demektir.

            Çalışmalarımızda da sabra ve devamlılığa çok muhtacız. Sabır belki başlangıçta zor gelecek, ama acı ilaç gibi faydasını sonra gösterecektir.

            Hz.İsa, “Hoşlanmadığına sabretmedikçe hoşlandığını ele geçiremezsin,” der. Gerçekten hoşlanmadığımız zora katlanmadıkça, hoşlandığımız sonucu elde edemeyiz.

            Özellikle ilmi çalışmalarda sabrın büyük önemi vardır.

            Çalışmalarımızda elbette bir kısım sıkıntı ve darlıklarla  karşılaşacağız. Bunların üstesinden ancak sabırla gelebiliriz. “Sabır ferahlığın anahtarıdır” demişler.

            Bir anda bir çok şeyleri anlamaya, öğrenmeye kalkmak sabırsızlıktır. Sindire sindire anlaya anlaya hareket etmek ise akıllılıktır.

            İlim sabır ,işidir. Her iş sabır ister.

            Bir işten netice almadan diğerine başlamak boşu boşuna kürek sallamaktır. Başladığımız işi bitirelim. Birini bitirmeden diğerine  başlamak, unutkanlığa yol açar.

            Bir anda birçok kitabı okumaya, birçok konu ve dersi almaya kalkan, hiçbirinde başarılı olamaz. Bölüm bölüm çalışmalı. Biri öğrenilmeden diğerine geçilmemeli Büyük İslam alimi İmam-ı Gazal, meşhur İhya-ı Ulumid-Din eserini bir zamanda tek bir bölüm, bir konu üzerinde çalışmak suretiyle tamamlamıştır.

           

            Yarım kalan işte hayır yoktur. Radyoyu bulan Marconi bir işe kendisini verdiği zaman netice alıncaya kadar bırakmazdı. Ampulü bulan Edison, bu keşfini gerçekleştirebilmek için gece gündüz demeden tam yirmi bin deney yapmıştı.

            Devamlılık sabırdır. Az, fakat devamlı olan işin hayırlı olduğunu bildiren Peygamberimiz s.a.v, netice alıcı ve devam edici olmamızı ister. Devamlı yanan kandil bir anda parlayıp sönen yıldızdan daha iyidir.

            Devamlılık başarının ilk adımıdır. Sonuca götürücü bir adımdır bu. Samuel Johnson, büyük eserlerin sadece çalışmakla değil, sabırla elde edileceğini söyler. Eserleriyle başlar üstünde tutulan tanınmış İslam bilgini İbni Hacer’i başarıya ulaştıran sebep de, sabırlı, sebatla okuluna devam edişi olmuştu. “Kafam almıyor. Ben beceremem “ diye köyüne dönerken uğradığı mağarada gördüğü olay ona kamçı olmuştu. Görmüştü ki, mağaranın tavanından sızmakta olan damlalar alttaki taşa vurmaktaydı. O sert taş zamanla bu damlalarla delinmişti. Bu yumuşak damlanın sert kayaya karşı zaferi idi. Bunun üzerine İbni Hacer, “Benim kafam taştan daha sert, daha kalın olamaz! Demiş, didinip çırpınmış,sebat etmişti. Ve nihayet bu kararlığı onu bir numaralı öğrenci haline getirmiş, sonraları da ciltlerce eser vermesini sağlamıştı.

            Ebu Yusuf isimli büyük bilginin başarılarında da bu sır vardı. Bir gün hocası ona şöyle demişti:

“Sen önceleri dersi pek anlamazdın. Fakat devam ettin. Zeki ve çalışkan oldun.”

“Doktorların sultanı” olarak bilinen, eserleri 600 sene Avrupa üniversitelerinde okutulan İbni Sina meşhur Kitabü’ş-şifa’sını devamlı çalışmasına borçludur. Eserini kaleme alabilmek için her sabah namazından sonra muntazaman iki saat çalışması yeterli olmuştur.

Ünlü İngiliz filozofu Spencer de günde iki saat çalışmakla büyük külliyatını kaleme almıştı. Senede 1200 sayfa yazan Fransız  edibi Emile Zola ’ ya sormuşlar:

“Başarını neye borçlusun?”

“Günde iki-üç saat çalışıp yazmaya borçluyum,” cevabını vermiş.

            Az gibi görülen bir-iki saatlik sürede bile, devamlılık varsa, neler yapılabileceğinin en açık örnekleridir bunlar.

            Öyleyse çalışmaya, hizmete, okumaya devam!

ZAMANI İYİ DEĞERLENDİRMEK

            Zaman en büyük sermayemizdir. Edison’un deyişiyle, yeğane sermayemizdir.

            Önemli olan, paha biçilmez bu sermayeyi yerli yerinde ve kıymetine uygun bir şekilde kullanabilmektir. Su gibi akan, en büyük sermayelerle bile geri getirilemeyen zamanı acaba gerektiği gibi değerlendire biliyor muyuz?

            Her kes vicdanına bu soruyu sormalı.

            Çalışkan insanın ömründe boş vakit yoktur. Yoktur ki, saçıp savursun. O hep didinir, çırpınır, koşar. Kötülük düşünemez. Hz.Ali

“Çalışanlar kötülük düşünmeye bile vakit bulamazlar,”der. Çalışmayanların ise kendilerini kötülükten kurtaramayacaklarını belirtir.

            Kötülükler hep boş kalışın, vakti değerlendiremeyişin neticesidir. Allah Resulünün dilinde, değeri bilinemeyen iki nimetten birisi sağlık, biriside boş vakittir. Asr suresinde anlatıldığı gibi, böyle insanlar hep zarardadır, kaybetmektedir.

            Çalışmak için uykudan, yiyip içmekten, gezmekten tasarrufa kalkanların hayatında boş vakit yoktur. Onlar gerektiği gibi vakitlerini değerlendirmenin çabası içerisindedirler.

            İflas etmiş bir insana büyük bir sermaye verilse nasıl sevinir; geçmişteki hatalarını düzeltmeye, işini yeni baştan düzenlemeye nasıl gayret gösterir; yanlışlara düşmemek için nasıl didinir; bilirsiniz. Geçmişini iyi değerlendiremeyen insanlar için, önündeki saatler yeni bir fırsattır. Bulunduğu anı iyi değerlendiremeyenler parlak bir geleceğe layık değillerdir.

            Sabah kalkıştan akşam yatışa kadar günümüzü plânlayalım. Ne zaman ne yapacağımızı tespit edelim. Ve bu planı en yüksek seviyede uygulamaya çalışalım.

            En değerli işlerimizi en verimli saatlere bırakalım. Bazıları akşamleyin, daha randımanlı çalışır. O vakitleri belirleyelim. Resülullahın, “Erken hareket, bereket ve başarıdır.” Hadislerinde belirttiği gibi, bilhassa sabah saatlerini en güzel şekilde değerlendirelim. Gün doğmadan sağlam temellere oturttuğumuz işlerimiz o ölçüde kolaylaşacak ve başarılı olacaktır.

            Bazıları çalışmak için uygun zaman ve zemin bulamadığından dert yanarlar. Çalışmayı alışkanlık edinenler için ise bu bir problem değildir. Aslında onlar için  her yer ve her zaman, en uygun şekilde değerlendirilebilecek özelliktedir.

            Her günün kendisine göre işi vardır. Buğünün işini yarına bırakmak, ömürden bir gün çalmak demektir. Çünkü yarının da kendisine göre işi vardır. Halbuki iki günü  eşit olan zarardadır.

            İŞİ İYİ YAPMAK

            İş olsun kabilinden, rastgele, gelişi güzel, baştan savma yapılan işlerden hayır beklenmez. İnsan ektiğini biçer. Emek verelim ki, değerli olsun. Üzerine eğilelim ki, kıymetlensin.

            İnsan yaptığı işi önce kendisi beğenmeli. Kendi beğenme

Yorum (yok) Yorum yaz!

AKŞAM ZİYASI 4

22/3/2008 ·

KUTLU DOĞUM

İnsanlığın iftihar tablosunun doğumu, topyekûn insanlığın da yeniden doğumu sayılır. O'nun dünyayı şereflendireceği güne kadar akın karadan, gecenin gündüzden, gülün de dikenden farkı yoktu; dünya âdeta umumî bir mâtemhâne, varlık da tıpkı bir kaostu.. O'nun eşyanın yüzüne çaldığı nur sayesinde, zulmet ziyâdan ayrıldı, geceler gündüze kalboldu; kâinat kelime kelime; cümle cümle, fasıl fasıl okunur bir kitap haline geldi.. ve herşey adetâ yeniden dirildi ve gerçek değerini buldu.

Evet, O'nun yeryüzünü şereflendirmesi; kâinat çapında bir vak'a ve yer-gök adına en büyük bir hâdise olduğu gibi, aynı zamanda insanlığın da yeniden dirilişi sayılır. O, elindeki, cihanları aydınlatan, o nûrefşân mesajıyla, dünyayı yeniden göklere göre tanzim edeceği, varlığın perde arkası hakikatlarına tercüman olacağı, eşya ve hâdiselere yeni tefsir ve yeni yorumlar getireceği güne kadar varlık bütünüyle manâsız, ruhsuz, birbirinden kopuk ve birbirine yabancı gibiydi; cansızlar âdeta, abesler resm-i geçidinde birer figür, canlılar "natürel seleksiyon"un dişleri arasında ve her gün başka bir ölüm ağında., bu kara yalnızlıkta insanlar ise. Her an başka bir ayrılıkla inleyen birer yetim, birer mazlum, birer mağdur vaziyetindeydi. O'nun neşrettiği nûr sayesinde birden bire karanlıkların büyüsü bozuldu, şeytanlar bozguna uğradı ve dalâletler gidip gayyayı boyladı.. eşyanın mahiyeti değişti; tahripler tamire dönüştü, inkırazlar da onarım hazırlığı şekline girdi.. Dünya üzerindeki konup-göçmeler, gelip-gitmeler birer resm-i geçit halini aldı; doğumlar birer toy-dügün, ölümler de birer "şeb-i arûs" oldu.

O'nun ışığı başlarımızı okşamaya başladığı günden itibaren, ruhlarımızda "ebedî yok olma "nın te'siri kırıldı; hicranla çarpan sînelere dost ikliminden vuslat muştuları geldi-ulaştı. Bütün bir insanlık olarak biz hepimiz, O'nun gönüllerimize üflediği hayat sayesinde kendimizi idrak edip eşya ile münâsebete geçebildik.. Özümüzdeki cevherleri değerlendirip, benliğimizdeki sonsuzluk buudunu sezebildik. O olmasaydı, ne ruhumuzdaki bu derinlikleri kavrayabilir ne de kabirden geçip sonsuzluğa uzayan bu yolu ve bu yolculuğu bu kadar şirin görebilirdik. Gönüllerimize aşk u heyecan salan O, gözlerimize ışıklar çalan O ve bizleri ebedler ülkesine seyahata hazırlayan da yine O'dur.

O, bu uzun ve sırlı yolculukta bulunduğumuz sâhil itibariyle, bizim için bir kaptan ve rehnümâ, varacağımız âlem itibariyle de bir mihmandar ve şefaatçi ise, bizim de O'na karşı bir kısım sorumluluklarımız vardır ve bu mevzuda lâkayd kalmamız da mümkün değildir. Ama, ne gariptir ki, bizler asırlardan beri bu ışık insan ve O'nun nurlu mesajına karşı hep lâkayd kalmışızdır.. lâkayd kalmak bir yana çok defa saygısız davranmışızdır...

Vâkıâ, dar bir dairede ve belli ölçüler içinde, merasim türünden bir mevlid, birkaç paket şeker ve birkaç şişe güllâpla.. Bazen de birkaç ses sanatkârı ve birkaç İlâhîci ile velâdeti tes'îd etmeye, O'nunla irtibatımızı ortaya koymaya çalışmışızdır; ama bunlar kat'iyyen O'nun büyüklüğüyle orantılı olmamıştır; orantılı olmak şöyle dursun, O' nun kapıkullarına gösterilen saygı ve ihtiram seviyesine bile ulaşılamamıştır. Hele Hz. Mesih'in doğum günü veya şöyle-böyle O'nunla alâkalı gösterilen noel, paskalya ve daha başka yortu ve karnavallar seviyesinde bir neş'e ve cûşişin yaşanması kat'iyyen söz konusu olmamıştır...

Bu mevzuda yapılması teklif edilen şeylerin "ef'âl-i mükellefin" arasında yeri olmadığı muhakkak; kimse de böyle bir iddiada bulunamaz. Ancak, acaba bu kutlu Doğum O'nun nûrefşan mesajı adına daha derince, daha içten ve daha ciddî olarak değerlendiremez miyiz?

Hz. Isa ile alâkalı günler, halkı Hıristiyan olsun-olmasın, hemen her ülkede adetâ neş'e, sevinç kıyametleriyle kutlanır; haftalarca, hatta aylarca her mahfilde sözler, muhavereler hep o istikâmette cereyan eder.. her tarafa O'nun adına tebrikler, hediyeler yağar.. Hediye ve tebrik teatisi, o günlerde postanelerin biricik işi hâline gelir.  Telefonlar,  sürekli O'nun namına zil çalar, ahizeler O'nun nâmına konar-kalkar.. dört bir yan kandillerle süslenir; çarşı-pazar renklerle-ışıklarla kahkaha atar., evler bir arı kovanı gibi, O'na ait duygularla uğuldar, mâbedler O'na ait neşîdelerle inler., ve her gece, adetâ şehrâyinler gibi büyüleyici ve baş döndürücü olarak geçer.

Gerçi, bu karmakarışık karnavallarda çoğu kimse ne yaptığını bilemez ve neden, çoğu maskaralık olan bu işlerin içine girdiğini fark edemez. Ama yine de o günleri her saat ve her dakikası ile dinî bir vecd içinde ve ne yaptığının şuurunda olan bir sürü insan vardır.

Ne olursa olsun Hz. Mesîh'e ait gün ve geceler o kadar insanlığa mâl olmuştur ki, bilerek-bilmeyerek herkes kendini o acaib törenler içinde bulur; ibadet, eğlence veya maskaralık, Hıristiyanlarla aynı duyguları paylaşır, aynı hislerle yatar-kalkar.. hatta çam, çınar devirir, hindi parçalar, şampanya patlatır ve kör-kütük sarhoş olup sokaklara dökülür...

Mübeccel velâdetin böyle eğlenceli, cümbüşlü kutlanmasını ve mübarek İslâm Dini'nin de bir karnavala çevrilmesini ne biz ne de başkası arzu etmez., zaten bunu yapmaya da kimsenin gücü yetmez. Ancak, yalancı ve riyakâr bir dünyanın, koskocaman insanlık âlemini nasıl bir iğfal ağına aldığını gördükçe, ''neden acaba İslâm Dünyası, aynı zamanda kendi velâdeti de sayılan Rebî'ul-evveli, Reb'îul-evvelle gelen "Nev-rûz-ı Sultanîyi" ve o günle gelen insanlığın kurtuluşunu aynı heyecan, aynı cuşiş içinde tes'îd etmez" diye hayıflanıyor ve kendi kendimizi sorguluyoruz.

Yukarıda serd edilen mülâhazalardan, Seyyidina Hz. Mesîh ve arkasındakileri tezyîf ma'nâsı da çıkarılmamalıdır. Biz müslümanların Hz. isa'ya karşı saygımız sonsuz olduğu gibi, O'nun getirdiği mesajın, bugünkü batı medeniyetinin önemli bir rüknü olduğunda da şüphemiz yoktur. Evet, tarihçilerin ve medeniyet felsefecilerinin de ifade ettikleri gibi, eğer Hz. İsa ve O'nun getirdiği ruh ve ma'nâ olmasaydı, batı medeniyeti hiçbir zaman vücud bulamazdı; zira onun bir esası Grek düşüncesi (Matematik düşünce) diğer bir esası Roma hukuku olduğu gibi, önemli bir rüknü de gerçek ma'nâsıyla Hıristiyan dinidir. Şu hususu da önemle kayd etmek icab eder ki, eğer insanlığın medâr-ı fahri Hz. Muhammed (asm) ve O'nun nurlu mesajı olmasaydı, İslâm Medeniyeti olmazdı.. İslâm medeniyeti olmayınca da batı "uygarlığı" doğmazdı.

Evet, eğer İslâm, o yumuşak, o müsamahakâr, o sımsıcak, o ilme açık ve tefekkürü ödüllendiren semavî renkleri ile batı yamaçlarında tüllenmeseydi.. ve eğer onuncu asırdan itibaren İslâm âlimleri ve bu arada Türk düşünürleri, greko-latin kültürünü Avrupa’ya taşıyıp, Avrupalıya tanıtmasalardı, batı hâlâ orta çağları yaşıyor olacaktı. Zaten, matematik, fizik, kimya, astronomi, hendese ve tababet gibi ilim dallarının doğulu ve İslâm alaşımlı olduğunda kimsenin şüphesi yok. Bizim dünyamızda medeniyet adına herşeyi batılı görmeye kendini şartlandırmış bir kısım müstağribler kabul etmeseler de, batı medeniyeti, hali hazırdaki yerini alabilmesi ve modern şekliyle var olabilmesi için, Hz. Mesîh'den sonra tam altı asır daha bekleme mecburiyetindeydi.. bekledi, İslâm'la karşılaştı., bu karşılaşmayı tam değerlendirdi veya değerlendiremedi, o ayrı mes'ele; ama ondan mutlaka müteessir oldu, çok yararlandı ve geleceğini onun ışığında dizayn etti.

Evet, batı, İslâm medeniyetine esas teşkil edecek olan prensibleri benimsemese bile ondan aldığı, alıp değerlendirdiği ve bu arada İslâm'ın ona tedayi ettirdiği pek çok şey vardır.. ve bunlar yeni batı kafası ve yeni batı düşüncesinin teşekkülünde, tahminler üstü te'sir icra etmişlerdi...

 Bu itibarla diyebiliriz ki:

"Dünya neye mâlikse, O'nun  vergisidir hep / Medyun O'na cemiyeti, medyun O'na ferdi;Medyundur O ma'suma bütün bir beşeriyet, Yâ Rab, mahşerde bizi bu ikrar ile haşret!"

                       (M. Akif}

Asırlar var ki, topyekûn insanlığın medyun bulunduğu bu Zât'ı, kendi kâmet-i kıymetine uygun bir velâdet günü, velâdet, haftası, velâdet ayı, ile tes'îd edemedik.. tes'îd etmek bir yana, O'nun kapı kullarına gösterilen alâka ölçüsünde O'na karşı ta'zimde bulunamadık. Aylar, yıllar ve asırlar boyu O'nun için şehrâyinler tertip edilse, her gece O'nun için yüzlerce, binlerce neşîdeler söylense, yine O'nun hakkı ödenemez ve O'nun için bir şeyler yapıldığı söylenemez. Ne var ki, "Sultan'a sultanlık, gedâya da gedâlık yaraşır" düşüncesinden hareketle, "hiçbir şey yapmamaktansa, az dahi olsa mümkün olanı yapmak daha iyidir" diyor ve "Ebedî Risalet Sempozyumu" gibi konferansların her sene ayrı bir ülkede icra edilmesini.. ve belli bir zaman diliminin bu işe tahsisini., ve mümkünse önümüzdeki yılın-tabiî O'nun dünyasında, sadece O'na bir yıl tahsis etmenin ne denli bir cimrilik ve vefasızlık olduğunu ruhlarımızda duymanın ezikliği, ân ve hicabıyla-  "Hz. Muhammed (asm.) Yılı" olarak ilânını teklif ediyoruz.

DİLE GÜL KOYMAK

Konuşmasından anlaşılır insan. Güzel konuşmasından... Kalbten kalbe yol vardır derler. Bunu biraz daha değiştirerek söylersek: Dilden kalbe yol vardır.
Gönlü yumuşak insanların konuşmaları da yumuşak ve ılımlıdır. Asla kalb kırmaz onlar. Çünkü bir mihenk vardır gönülde; sözünü önce ölçer biçer sonra muhatabına sunar. Katı kalbli insanlar ise, bu mihengi yitirmiştir. Gönül kayalıklarında paramparça olmuştur mihenkleri. Nereye vuracak ve sözünü tartacak? Altın ile bakırı birbirinden ayıramaz artık o. Olur olmaz yerde kelam eder, ya baş kırar, ya da göz çıkarır.
Ilık meltemler gibi soluklar gerek bize. Gönüllere ulaştığında, bahar çiçekleri açtıran. En sert yürekleri dahi yumuşatan, yoğuran, şekillendiren... "Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır." denmiş, derler. Ne kadar doğru. En öfkeli olduğumuz anlarda bile yüreğimizdeki karanlığı gündüz aydınlığına çevirir güzel bir söz. "Söz ola kese savaşı / Söz ola kestire başı / Söz ola ağulu aşı, / Yağ ile bal ede bir söz." diyor Yunus.
Elbette öyledir. En karamsar ve kaos yüklü anları bile cennet iklimine çevirir, alımlı ve iç açıcı bir söz. Bu sebepten, güzel ve nazik konuşan insanların pek düşmanları olmaz çevrelerinde. Bilmeden bir gönül kırarlarsa, hemen tamir ediverirler bir kaç kelimeyle. Mayalarında yalan olmadığı için, inandırıcı bulur çevreleri böyle kişileri. Zaten yalana ihtiyaçları da yoktur, böyle gönül ve söz ustalarının. Bazen bilmeden açtıkları yaralar olur elbet gönüllerde. Ama bu bilmeden olur çoğu kez. Lakin o yarayı dudaklarından akan bal gibi kelimelerle, sihirli cümlelerle bir anda iyileştirirler. Asla başka bir zamana bırakmazlar açtıkları yaraları, oluşturdukları çizikleri. Anında pansuman eder ve tedaviye geçerler.
Acı konuşan insan böyle mi? Dil yayından karşıdakine fırlattıkları kırıcı söz oku, paramparça eder muhatabın yüreğini. Onlar dönüp bakmazlar bile. Hani yolda arabayla bir hayvanı veya insanı ezen acımasız şoförler vardır; arkalarına bile bakmadan kaçıp giden... Aynen öyledir bu zalimler de... Kırdıkları kalbin çırpınışları ve yanaklardan sızan damlaları görmezlikten gelip, dönüp giderler. Öylelerini akrebe benzetebiliriz. Sokmaktan zevk alan acımasız akreplere... Dillerini de, zehirli iğnelere...
Arkadaş! İnancın yumuşak ikliminde bir meltem yumuşaklığına çevir sözlerini. Yüreği kırgın olanların doktoru ol, masum gönüllerin celladı değil! Yaralı gönüllere hızır gibi yetiş. Onların kırgınlıklarını gider. Yaralarına söz merheminden sür. Gönlünden akıp gelen ve kelimelerle harmanlanıp, dövülüp şekillenen manevi iksirinle onları iyileştir. Bak bu hususta Hz. Ömer ne diyor: "Ey Kabe seni bin sefer yıksam yine yapabilirim. Ama kırık bir kalbi asla!" İşte bu derece zor durumda olan bir kırık kalb eğer onarılırsa sen artık Hakk'ın sevgili kullarından olduğuna inanabilirsin. Çünkü bir hadis-i şerifte şöyle diyor, Nebiler Nebisi: "Gerçek mü'min, elinden ve dilinden başkalarının zarar görmediği kişidir."
Bir gün sahabiler, Nebiler Nebisi'nin yanına varıp, ihtiyar bir kadını övüyorlar. "Şöyle ibadet ediyor, böyle namaz ve oruç tutuyor." peygamber Efendimiz: "Çevresine davranışları nasıl o kadının?" diye sorunca, sahabiler: "Çevresine hep kötü davranıyor, Ya Resulullah. Konuşmasıyla kalp kırıyor." diyor. Bunun üzerine Resulü Ekrem: "Söyleyin o kadına, cenennemde yerini hazırlasın." diyor.
İşte dost! Tatlı dil ve acı dil arasındaki fark, cennet ile cehennem arasındaki fark gibidir. Sen diline ister gül koy, istersen bal ve gönüllere cennet asa bir iklim ör. İstersen kor koy, başkalarını alev alev yak. Tercih senin...

5-Salih amel:

·        Meşru bir işi,

·        Usulüne uygun olarak,

·        İhlaslı bir şekilde yapmaktır.

 

 

BURSALI ETHEM, SÖĞÜTLÜ YUSUF, KAYSERİLİ HÜSEYİN ÇAVUŞ

Kumandan Esat Paşa
Yüz başı Fuat Bey

Mutasarrıf Süreyya Bey

Topçu Birinci Mülazım Rıza Bey

İhtiyat Zabiti Köprülü zade Ahmet Cemal

Bursalı Edhem

Söğütlü Yusuf Bir yazarımız "Garbın şarka saldırışına haydutların çiftliklere tasallutu dememek için salibin hilale, medeniyetin bedeviyete hücumu namını veriyorlar" diyor. Bu, haydutların ilk tasallutu değildi. Daha önce de defalarca geldiler, hüsranla döndülerdi.Hevesleri defalarca kursaklarında kalmıştı. Ama yer altı yer üstü kaynakların, onların iştihalarını kabartıyordu. Yine geldiler. İstanbul'a üç günde girmeyi tahayyül ediyorlardı. Topları vardı, gülleleri vardı, tayyareleri vardı, tahtelbahirleri vardı. Sende olmayan çok şeyleri vardı.Onlarda olanların çoğu sende yoktu. Ama sende olanlar da onlarda yoktu. İman kuvvetin vardı, haklılığın vardı. Vatan sevgisini iman ile bir tutan "Hübbül vatan minel iman" düsturun vardı.

Sizler ve arkadaşlarınız memleketin boyunduruk altına alınmak istendiği, istila edilmek istendiği günlerde "Elde bir Anadolu kaldı, bu sondur, sıkı tutun." dendiği günlerde yarışırcasına vazifeyi üstlendiniz ve cepheye koştunuz. Cepheye yarışarak giden alaylardan biriyle, konakladığı bir yerde Hamdullah Suphi Tanrıöver karşılaşır. İçinizden biri Tanrıöver'e "Geri kaldığımıza şimdi acımıyorum...alay Uzunköprü Keşan yolunu bir yürüyüşte aldı... Bizim alay kısa bir konak vermeye mecbur oldu. Onun için burada sizinle görüşebildik. Taburlarımız arasında günlerden beri harp yerlerine biz evvel varacağız diye bir yarışmadır devam ediyor. İnanınız ki her taburun anlatmaya layık sekiz on hikayesi, tanınmaya layık sekiz on kahramanı var." diyor.

Toplar, tayyareler sizi sindiremezdi. Çünkü yürekleriniz toplu atıyordu. Fakru zaruretiniz vardı ama aranızda tefrika yoktu. Onların çoğu macera için gelmişti. Ama sen vatanını savunmak için gidiyordun. Onun için yarışarak gittin. "Ver dediniz, verdik; öl dediniz , öldük." diyen, icap ederse yine verebileceğini belirten varsa son kalan birkaç kara onluğunu da vermeye hazır olan, "Ambarda biraz daha dene var icap ederse onları da veririz" diyen büyükleriniz vardı. Onlar her türlü esbab-ı cefasını toplayıp gelmişti. Ancak sizler millet yolunda hizmetten dönmediniz."Kul tedbir alır, Allah kader yazar." deyip tedbirinizi aldınız.

Tanrıöver'e "Her taburun anlatmaya layık sekiz on hikayesi, tanınmaya layık sekiz on kahramanı vardır" derken aslında bir dileğini de dile getiriyordun. Bu hikayeler yazılmalıydı, bu kahramanlar tanıtılmalıydı sizden sonra gelenlere. Çünkü çok zor şartlar altında fevkalade bir zafer kazanmıştınız.

Bu kahramanların bir kısmını bize H.S. Tanrıöver tanıtıyor. Bunlardan biri 2. tabur 5. bölükten Bursalı Edhem'dir. Taburu Çanakkale' ye yol alan Bursalı Edhem, tabur halinde intikal daha uzun sürdüğünden, tek başına daha çabuk cepheye varabileceğini düşünerek "Kardeşim Çanakkale' de şehit oldu, onun yerine ben gideyim..." diye dilekçe verip taburundan iki ay evvel Çanakkale' ye varıyor. Bursalı Edhem'le aynı alay, aynı taburdan Söğütlü Yusuf da Tanrıöverin bize tanıttığı kahramanlardandır. Söğütlü Yusuf da arkadaşlarından aldığı elli kuruşla bir berber takımı oluşturmuştur. Kim bilir o şartlar altında kazandığı birkaç kuruşu belki tek başına bıraktığı zevcesine, belki aciz, ihtiyar ana babasına, belki kundaktaki bebesine gönderiyordu. Kim bilir belki de askeri ücretsiz tıraş edip kahramanlığına farklı bir sayfa ekliyordu. Borç aldığı arkadaşları ondan önce Çanakkale' ye gidince "Ya borcumu ödemeden birimiz ölürsek..." deyip dilekçe vererek arkadaşlarının arkasından Çanakkale' ye koşmuş Söğütlü Yusuf.

Tanrıöver'in bize tanıttığı diğer bir kahraman da Kayseri' dendir. Hüseyin Çavuş' tur adı. Develi kazasının Kopçalı mahallesindendir. Tanrıöver'in naklettiğine göre Hüseyin Çavuş , uzun süre yol yürümekten mütevellit iki ayağı cılk yara olduğu halde cepheye gidiyordu. Kendisini tedavi etmek isteyenlere, cepheden alıkoymak isteyenlere hep "Hayır." demişti. Herkesin can verdiği bir anda ayaklardaki yaranın önemi mi olurdu. Tanrıöver Hüseyin Çavuş'u şu şekilde anlatıyor: En ummadığımız bir dakikada dün akşam hikayesini dinlediğimiz Hüseyin Çavuş'a rast gelmişiz. Bize onu tanıttılar. Yüzü ızdırap içinde bin acı duyarak ağır ağır yürüyordu. Yanına sokulduk, ben sordum:

-Arkadaş ayaklarından rahatsızsın galiba, niçin bu halde muharebeye gidiyorsun?

Hüseyin Çavuş merakımızı tatmin için kunduralarını çıkardı. Bize şişmiş, su toplamış, çatlak çatlak yaralarla örtülü zavallı bir ayak gösterdi. Üstte sıcaktan bunalmış yüzü, henüz yıkanmış kadar terle ıslaktı. Çok müteessir olduk.Ona tekrar sordum:

-Bu neden böyle oldu?...

Efendim, Selanik'te Yunanlılara esir düştüm. Bize ayaklarımızla kireç ezdirir, sonra suya sokarlardı.O zaman intikamımı almağa yemin ettim. Şimdi yürüyemesem, yolda düşsem , beni bir sedyeye koysunlar, muharebeye gideceğim, orada gördüğüm hakaretin intikamını alacağım.

Bu isimsiz kahramanlardan birinin de ilk defa hücum anında yaralandığı halde ertesi gün tekrar muharebeye katıldığını ve bu defa da şehit olduğunu, yarasını tedavi etmek isteyenlere, kanını durdurmak için yardım teklif edenlere "Ko aksın, Balkan muharebesinin kanını ancak bu kan siler" dediğini anlatıyor Tanrıöver.

Üç yerinden yaralanan bir zabitin, ölümle hayat arasında gidip geldiği anlarda, bir ara "Taburumu geri çekmeyiniz, taburumu geri çekmeyiniz!" diye bağırdığını, anne, baba, evlat, köy ismini sayıklamadığını okuyoruz Tanrıöver'den. Dizlerinden aşağısı bir güllenin şarapnelleriyle kopan bir neferimiz harpten geri kalmaktan üzülüyor ve "Beni topumun başına götürünüz,beni topumun başına götürünüz orada öleyim diye yalvarıyor. "

Çanakkale savaşlarında kahraman ecdadımız denize dökülen İngiliz, İskoç vb. ülke askerlerini bıyıkları geç bittiği için çocuk sanıyor ve "Bizimle savaşmaya niçin bizim gibi yetişkinleri, delikanlıları değil de çocukları gönderiyorlar?" diyordu.

Evet, yeni nesle bunlar anlatılmalı. Düşmanların senin türbelerini bile bombalarken sen, batan tahtelbahirlerinden,gemilerinden denize dökülen askerlerini kurtarabilsinler diye topcu ateşini durduruyordun.Çünkü sen Bursa'da haffaflar çarşısında kanadı kırık, yaralı leylekleri, kocamış kargaları, baykuşları tedavi etmek için bile adam tutan bir ecdadın ahfadıydın. Senden böylesine merhametin zirvesi beklenirdi. Sen yaralı İngiliz, İskoç askerlerini kurtarıp onlara mahsus hastane çadırları tesis edip, başlarına da üzerlerine konan sinekleri bir sopanın ucuna takılmış beyaz bezle kovalamak için görevli tahsis ederken, onlar sana gönderdikleri top, kurşun mermilerinin öldürme, yaralama hususiyetleriyle yetinmemiş, onları birde zehirlemişlerdi. Cephelerin, tabyaların yanı sıra hastane çadırlarını bile bombalamışlardı.

Senin tayyarelere karşı havan toplarıyla mücadele ettiğini, göğe doğru yükselen havan mermilerini "Bizim kara oğlan gidiyor" diye sevinerek izlediğini, Arıburnu'ndaki zabitlerimizin düşmanın topçu ateşlerine "Hafif şakalar " dediğini o ortamda bile neşenizi kaybetmediğinizi en ufak bir bela ve musibet karşısında karamsarlık batağına saplanan insanlar bilmeli.

Bir arkadaşım da bana Havza'nın Bekdiğin köyünden bir Mehmet'in cepheden yaralıyken alıp yarasını tedavi ettirdiği bir Avustralyalıdan bahsetti. Kahraman askerlerimizin biri olan gerçek ismini bilmediğim "Mehmet" diye tesmiye ettiğim bu kahraman, Avustralyalıyı kendi memleketine götürmüş. Çalışıp para biriktirmesine yardımcı olmuş. Ona iş vermiş, aş vermiş. Daha sonra yol parasını biriktiren Avustralyalı memleketine dönmüş. Şimdi her yıl o Avustralyalının yakınlarının adı geçen yere gelip orada şenlik yaptıklarını anlattı arkadaşım.

Bu ve benzeri hikayeler mutlaka araştırmacılar tarafından araştırılmalı, derlenmeli bir araya getirilmeli.

Şair;
"Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır
Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır." diyor.

Evet bu misaller ve daha niceleri bize gösteriyor ki Anadolu "Vatan " denmeyi en çok hak eden topraktır. Her karış toprağı şehit kanıyla sulanmış Anadolu kadar, uğrunda öleni olan başka toprak yoktur sanırım. Hele Çanakkale... En çok eğitimli insanın hayatını kaybettiği, savaş olarak anılır. Hatta o yıl İstanbul'daki bazı okulların mezun vermediği de kayıtlarda geçmektedir.

Şimdiki nesle birer masal gibi gelen bu savaşların, yaşananların, insan üstü olayların masal olmadığını, bunların hakikatin ta kendisi olduğunu, vatanı elde tutmanın nelere mal olduğunu hatırlatmakta, anlatmakta, öğretmekte azim faydasının olmasından da öteye bunlar o şehitlerimize karşı bu neslin bir vefa borcu olsa gerekir.

Hele çok insanın karamsar olduğu, geleceğinden beklentisi olmadığı, yeis bataklığında yüzdüğü, gününü kurtarmayı en büyük kar saydığı günümüzde almamız gereken dersler olduğu muhakkaktır.

İNCİR

İncir, Kur'an'da adına müstakil sure bulunan ve üzerine yemin edilen bir meyvedir. Peygamber Efendimiz (sas)'in kendisine ikram edilen inciri yediği ve "Yiyin, şayet cennetten inme bir meyve bulunduğunu söyleseydim, işte bu derdim." dediği rivayet edilmektedir. Hristiyan ve Musevi kaynaklarında da adından söz edilen incir, beşbin yıldan beri Anadolu ve Akdeniz'in çeşitli bölgelerinde hasadı yapılan bir bitkidir. Sümerler ve eski Mısırlılar zamanında da yetiştirildiğini bildiren kaynaklar bulunmaktadır. İncirin anavatanı Anadolu'dur. Buradan Akdeniz Orta Doğu'ya, Hindistan'a ve Çin'e yayılmıştır. Amerika'ya da Türkiye'den gitmiştir.ülkelerine,


1882 yılında İzmir'den Kaliforniya'ya götürülen incir fidanlarının yetiştirilmesi başarılı olmamış ve l901 yılında Amerikalı ziraat uzmanları mevzuyu araştırmak üzere tekrar İzmir'e gelmişlerdir. Bu sefer götürülen fidanların yetiştirilmesi başarılı olmuş ve incir ABD'nin diğer eyaletlerine de yayılmıştır. Ülkemizde en çok Aydın ve İzmir illerinde yetiştirilmektedir. İncirin yetiştirilmesi için en elverişli bölgeler Büyük ve Küçük Menderes havzalarıdır. Ülkemizde dokuz milyonu meyve verebilen on milyona yakın incir ağacı bulunmakta ve otuzbin aile geçimini incirden sağlamaktadır. İncirin tamamı sıcak bölgelerde yetişebilen sekizyüze yakın çeşidi bulunur. En çok yetiştirilen türü olan "sarılop", büyüklüğü, tadı, etli oluşu, açık rengi, yumuşak kabuğu, kokusu ve kurutmaya elverişli olması sebebiyle tercih edilir. Ülkemizde yılda 250-300 bin ton civarında taze incir üretilmektedir. Bu miktardaki üretim, taze incir üreten ülkeler içerisinde Türkiye'yi birinci sıraya çıkarmıştır. Dünyadaki diğer önemli taze incir üreticileri sırasıyla Mısır, Fas ve Yunanistan'dır. Ülkemizdeki yıllık kuru incir üretimi ise 48-50 bin ton civarında olup, dünya çapında üretilen kuru incirin % 50-55'ini teşkil etmektedir. Yıllık kırkbin ton civarındaki ihracatı ile dünya kuru incir piyasasında Türkiye'nin payı % 60 civarındadır. Kuru incirin 100 gramında yaklaşık 52,9-59,1 gram karbonhidrat, 5,8-18,5 gram lif, 3,6-4,3 gram protein, yaklaşık 1,3 gram yağ, 126-280 mg kalsiyum, 3,6-4,2 mg demir, 640-1000 mg potasyum, 34-87 mg sodyum, 59-92 mg magnezyum, 0,24-0,31 mg bakır ve çeşitli vitaminler bulunur. Doymuş yağ ve kolesterol bulunmaz. Yüz gram kuru incir yaklaşık olarak 215-274 kalori enerji verir. Düşük sodyum, düşük yağ, yüksek lif ve yüksek mineral oranları ile incir sağlık açısından çok faydalı bir meyvedir. Bu maddelerden başka, besin değeri olmayan ancak hastalıkların oluşumunu engellediği ve tedavisinde rol aldığı düşünülen polifenoller, fitosterol, lanosterol ve stigmasterol gibi maddeleri de bulundurur. Kuru incirin vitamin ve mineral açısından çoğu meyveden daha zengin olduğu görülmektedir. Bu minerallerden olan bakır, bağırsaklardan demir emilimini artırması açısından ayrı bir önem taşımaktadır. Bu özelliği sebebiyle; kansızlıkta, gelişme çağı ve hamilelik gibi demire ihtiyacın arttığı durumlarda diyette bulundurulması tavsiye edilmektedir. İncirde süttekinden daha fazla kalsiyum bulunduğunun ve incirin bu mineral için de iyi bir kaynak olduğunun bilinmesinde fayda vardır. İncirin yapısında bulunan glikoz ve fruktoz şekerlerinin sindirimleri kolay ve kont-rollüdür. İspanyol araştırmacılar Serraclara ve arkadaşları şeker hastalarının diyetine eklenen incirin, bu hastalarda görülen ve önemli bir problem olan yemek sonrası ani kan şekeri artışını kontrol altına aldığını gözlemişlerdir. İncirin yapısında bulunan nebati lifler de önemlidir. Bu liflerin yaklaşık % 30'unun suda eriyebilen türden olması bilhassa mühimdir. Bu lifler meyvenin yapısında bulunan maddelerin bağırsaklarda kontrollü bir şekilde salınmasını ve emilmesini sağlayarak açlık hissini azaltmakta, kan şekeri ve kolesterolün kontrol altına alınmasına yardımcı olmaktadır. Bu yüzden incir aşırı şişmanlığın tedavisi için hazırlanan diyet listelerinde bulunan bir meyvedir. Uzun süreli kabızlık çekenler de zaman içinde kolon kanseri riskinin artacağını söyleyen araştırmalar dikkate alındığında, sabah aç karına yenilen incirin bağırsakları hareketlendirmesi ve buna bağlı olarak bağırsakların temizlenmesi gerçekleşir ki, bu mühim bir şeydir. İncirin yapısında bulunan besin değeri olmayan maddeler giderek daha çok tanınmakta ve ehemmiyetleri daha iyi anlaşılmaktadır. Bu maddelerin önde gelenlerinden kısaca bahsetmek incirin önemini kavramak açısından faydalı olacaktır.
Polifenoller: Polifenoller kanser oluşumunu çeşitli yollardan engelleyen maddelerdir. Bu tesirlerini kanser yapıcı maddelerin aktivasyonunu engelleyerek, serbest radikallerin tesirlerini, hücrelerin farklılaşmasını ve çoğalmasına mani olarak gösterdikleri sanılmaktadır. Polifenollerin mühim bir faydası da kandaki yağların damarlarda ve kalbte kalıcı zararlar ortaya çıkarmasına mani olmalarıdır. İncirin l00 gramında 1090-1100 miligram polifenol bulunmaktadır. Bu oran diğer meyvelerden çok daha fazladır. Scranton Üniversitesi'nde yapılan değerlendirmelerde, incirdeki polifenol miktarının en çok tüketilen 21 sebzedekinin veya 12 meyvedekinin veya 10 içecektekinin toplamından daha fazla olduğu bildirilmektedir. Açıkça görülüyor ki incirin kanser ve kalb hastalıklarından korunmada önemli görevleri vardır.

Benzaldehit: Bu madde son dönemdeki kanser hastalarında kullanılan bir ilaç olarak da tıpta yerini almıştır. Özellikle yassı hücreli kanserlerin tedavisinde kullanılmaktadır.

Kumarinler: Bu maddeler uçucudur ve incirin kuru ağırlığının binde beşini oluşturur. İncirdeki kumarinler furanokumarinler denilen alt gruba ait olup şu ana kadar beş tanesi saf halde elde edilmiştir. Bu maddeler özellikle çeşitli deri kanserlerinin tedavisinde henüz deney seviyesinde kullanılmaktadır.

Fitosterol, Lanosterol ve Stigmasterol: Bu maddelerin kandaki kolesterolü düşürdüğü ve ayrıca LDL denilen yağ cinsinin vücutta oluşturacağı zararlı tesirleri önlediği sanılmaktadır. Bu durum yeni çalışmalarla da desteklenirse kalb ve damar hastalarının tedavisinde incir tavsiye edilmeye başlanabilecektir.

Omega-3 ve Omega-6 esansiyel yağ asitleri: Kolesterol yapımını azaltan ve kandaki zararlı yağların hastalık yapıcı tesirlerini önleyen koruyucu maddelerdendir. İncirin yağ metabolizması üzerindeki faydalarını inceleyen çalışmalar devam etmektedir. İspanya'nın Extremadura Üniversitesi'nden Perez ve arkadaşları karın içine incir distilatı vererek yaptıkları deneysel çalışmada, incirin farelerde yağ metabolizmasını etkileyen madde ya da maddeler taşıdığı neticesine varmışlardır. Yine aynı üniversitede Canal ve arkadaşları tarafından yapılan başka bir çalışmada deney maksadıyla şeker hastalığı oluşturulan farelerde incir distilatının hem kan şekerini, hem de kolesterolünü düşürdüğü gözlenmiştir.

İncirin sadece meyvesi değil, diğer bazı bölümleri de şifalıdır. İncir ağacının reçinesinden elde edilen bazı maddeler bilhassa araştırma konusudur.

Güney Kore'nin Hayat ve Çevre Bilimleri Laboratuarı araştırmacılarından Hunseung Kang ve arkadaşları, incir ağacından elde edilen reçinenin hususiyetlerini incelemişler ve kauçuk ağacından elde edilen reçine ile karşılaştırmışlardır. Bilindiği gibi kauçuk ağacından elde edilen reçine günümüzde sonda, kateter ve cerrahi eldiven gibi çeşitli tıbbi malzemelerin yapımında kullanılmaktadır. Bu tıbbi malzemelerin kullanımı sırasında ortaya çıkabilen önemli problemlerden birisi hastalarda ve sağlık personelinde ortaya çıkan alerjidir. Kang ve arkadaşları incir ağacından elde edilen reçineden yapılan tıbbi malzemenin daha az alerjik olduğunu ileri sürmekte ve incir reçinesinin kauçuk reçinesine alternatif olabileceğini bildirmektedirler.

İsrail'in Hebrew Üniversitesi'nden Rubov ve arkadaşları incir reçinesinden elde edilen bazı maddelerin bazı kanser hücreleri üzerinde öldürücü tesir yaptığını müşahade etmişlerdir.

Anadolu halk tıbbında yüzyıllardır kullanılan kurutulmuş incir yaprağı ve taze incirin dalından koparıldığı anda kopma yerinden sızan süt görünümü ve kıvamındaki sıvının da ilmi araştırmalara mevzu olması yeni ilaçların keşfine kapı aralayabilir.

Sonuç olarak incir; potasyum ve kalsiyum, vitamin ve bitkisel lifler açısından zengin olması, düşük sodyum ve yağ ihtiva etmesi, kolesterol bulundurmaması sebebiyle çok değerli bir meyvedir. Bunun yanı sıra kanser ve kalb hastalıkları başta olmak üzere, çeşitli hastalıkların oluşumunu engelleyebilen maddeler taşıması açısından da önem taşımaktadır. Kur'an'da, zeytinle birlikte adına yemin edilen bir meyve olması sebebiyle, incir üzerinde çok durulmalı ve bir araştırma mevzuu olmalıdır.

EN BÜYÜK CÖMERT  

Önemli bir sefer hazırlığı yapılıyordu. Peygamberimiz herkesten yapabileceği yardımı en üst sınırda yapmasını istedi. Hz. Ömer bu isteğe uyarak büyük miktarda bir yardımla Hz. Peygamberin huzuruna çıktı. Hz. Peygamber sordu:

- Ya Ömer, malının ne kadarını yardım olarak getirdin?

Hz. ömer cevap verdi:

- Tam yarısını getirdim ya Resulallah, size getirdiğim kadar da geride var.

Biraz sonra Hz. Ebû Bekir geldi. O da büyük bir yardımda bulundu. Hz. Peygamber ona da sordu:

- Malının ne kadarını getirdin? Cevap verdi:

- Tamamını getirdim ya Resulallah, evimde Allah ve Resulünün sevgisinden başka bir şey bırakmadım.

Bunun üzerine Allah'ın Resulü şöyle buyurdu: - Allah yolunda fedakarlıkta Ebû Bekir'i kimse geçemeyecek.

TEMBELLİĞİ YENMEK

Tembellik hakkında söylenmiş bir çok kıymetli söz vardır. Hz. Ali “İnsanı vaktinden önce yıpratan bir şey varsa o da tembelliktir . ’der. Tembel ve çalışkan iki yaşıt insana bakın! Vecizenin doğruluğunu anlamakta gecikmeyeceksiniz. Çalışkan daha genç ve dinç, tembel ise hayattan bıkmış ve yıpranmıştır. Tembelliğin verdiği can sıkıntısıyla kahvehanelerde sigara dumanları içerisinde geçen bir ömür hiç yıpratmaz mı?

            Namık Kemal’in gözünde, tembellik ölümün küçük kardeşidir. Tembel insan ha vardır, ha yoktur. Varlığıyla yokluğu arasında fark yoktur. Tembelliği yoklukla eş manada gören Bediüzzaman ise,  işsiz, tembel, istirahatle yaşayan ve döşeklerinde rahat rahat uzananların, çalışanlardan daha çok zahmet ve sıkıntı çektiklerini belirtir ve tembellerin daima ömürlerinin çabuk geçmesini istediklerini söyler.”Çalışan şükreder, hamd eder. Ömrünün geçmesini istemez” der ve şu kaideyi zikreder:

“rahat zahmette, zahmet rahattadır.”

            Bu gerçeği kavrayan La Bruyere de, can sıkıntısının tembellikle birlikte dünyaya geldiğini söyler. O can sıkıntısında ki, birçok insanı kumarhanelere, meyhanelere, hastahanelere ve hapishanelere atmıştır.

            İnsan bu dünyaya keyif sürmeye gelmemiştir. Ne kadar istese de, eksik olmayan acılar, üzüntüler, sıkıntılar buna fırsat vermez. O halde, insan rahatı rahat yaşamada aramamalıdır. İster istemez başını ağrıtan çilelere, zahmetlere göğüs germeli, rahatı bunda bulmalıdır. Rahatı rahatsızlıkta arayanlar için, rahatsızlık diye bir şey yoktur.

            Hep zaman yokluğundan dert yanıp dururuz. Acaba gerçekten mi zamanımız yok., yoksa zamanımızı değerlendirmemekten mi sıkıntı çekiyoruz?

            Özel sohbetlerimizde, televizyon başında, yemede, içmede, gezip eğlenmede harcadığımız saatlerin bir hesabını tutsak, senede birkaç bin saati bulur.

            Sadece televizyon seyretmeye harcadığımız bir-iki saati kitap okumaya verebilseydik, senede en az 30-40 kitap okurduk. Televizyondan öğrendiklerimizle kitaplardan öğrendiklerimizi bir karşılaştırsak, kitaplardan ne kadar çok faydalandığımızı anlamakta gecikmeyiz. Demek ki, zaman yokluğu değil, tembellik söz konusu. En büyük düşmanımız olan tembelliği bir yıkabilsek, başaramayacağımız iş olmaz.

            Şevk ve gayreti söndüren, bukalemun gibi çeşitli kılıklarla karşımıza çıkan tembelliği yenmek, en büyük gayemiz olmalı. O hain tembellik ki, bazen cazip sakızları ağza verir ve gevşeklik bıkkınlık, usangaçlık, yorgunluk, hastalık, başıboşluk, havailik gibi çeşitli tuzaklarla insanları ağına düşürmeye çalışır. Şöyle dedirtir.

“Bugün çok çalıştın, birkaç gün dinlenmelisin”

“Üzme tatlı canını, çalışıp da ne olacaksın! Çalışanlar ne olmuş ki!”

“Fazla çalışma kafanı bozarsın”

“Çalışanda bir çalışmayanda. Testiyi getiren de bir, getirmeyen de

Amma da inekliyorsun.

“Pinekledin de ne oldu sanki”

“şansın var mı kardeşim? Varsa talih kuşu başına konar. Yoksa kuş olup uçsan da bir şey yapamazsın.”

            Daha bir sürü sözlerle insanı belaya atar ve musibetine ortak arattırır. Ta ki, tembeller çoğalsın da özürler hafiflesin, tembelliğe kılıf uydurulsun.

Yol iki görünüyor: Ya bu ve buna benzer tembel silahlarına hedef olup kendimizi bütün meşakkatlerin anası ve rezaletlerin yuvası olan tembelliğin kucağına atmak!

            Ya da ilerlemenin, başarının anahtarı, huzurun esası olan çalışmaya dört elle sarılıp dünyada  ahirette mutlu olmak!

 

METODLU VE PLANLI ÇALIŞMAK

 

“Bugün amam da çalıştım. Sabahtan akşama kadar başımı hiç kaldırmadım!” diyen kişi, bu sözleriyle belki de sevincini bildirmiş oluyor. Ne var ki ! çok çalışmak gerekli, ama yeterli, değil.

            En az çok çalışmak kadar önemli olan, metodlu, planlı ve proğramlı olabilmektir. Bunu da, elde edilen verim gösterir.  Ne kadar verimli olabilmişsek, o derece plânlı proğramlı olabilmişiz demektir.

            Dexscartes , “Plansız çalışan bir kimse, ülke ülke dolaşıp hazine arayan bir insana benzer,” der. Ve yine Descartes toplumların ilerilik ve geriliğinin zekâ ve akılları ölçüsünde değil, metodlu ve akıllı çalışıp çalışmamalarıyla olacağını belirtir. Bu sözler Avrupa’da sistematik çalışmanın temellerini atan bir bilgine ait.

            Sistematik çalışmayla kısa zamanda hedefe varılır, büyük hamleler gerçekleştirilir. Gerek kişi ve gerekse toplumlar bununla maksatlarına ulaşırlar.

            Büyük işler başarmış, yüzlerce eser vermiş, isim yapmış insanların çalışmalarına bakın. Düzenli, plânlı ve proğramlı olmayı prensip edindiklerini göreceksiniz. 576 eser veren Celâleddin Sûyuti’nin bu verimliliğinde, şüphesiz, aynı duygu yatmaktaydı.

            Nice kabiliyetli, akıllı insanlar da vardır ki, plânsızlıklarından, bütün işleri yarım yamalak kalmakta, bir türlü neticeye ulaşamamaktadır.

            Kendimize bir proğram yapalım . Neyi ne yapacağımızı tespit edelim. Ve her gün o plan üzerinde çalışalım. Belki başlangıçta %60 başaracağız. Ama sebatla devam edelim. % 80, % 100 uygulamak için gayret edelim. Bakın, nasıl başaracağız?

 

ENERJİYLE  DOLMAK

 

            Arabanın tekerinden direksiyonuna, aküsünden radyatörüne kadar bütün aksamı tamamdır tamam olmasına da, bir türlü hareket ettiremiyorsunuz. Çünkü yakıtı yok. Yakıtsız arabanın yol alması nasıl hayalse, çalışmak için gerekli olan merak, şevk, heyecan ve cesaret duygularından mahrum olan kimselerin de mesafe almaları düşünülemez.

            Bunlar arabanın yakıtı gibidir. İnsana hız verir. İtici güçlerdir. Enerjidir. Önemli olan, insandaki çalışma arzusunu harekete geçirebilmektir.

 NUH ALEYHİSSELÂM

Altı ulülazm peygamberden ikincisidir. Tûfan'ı ile meşhurdur.

İdris aleyhisselâmdan sonra gönderilen peygamberlerden. Allah korkusundan  dâima ağladığı için adına, çok ağlayan, inleyen mânâsına gelen ''Nuh'' denilmiştir. İdris aleyhisselâm insanlara peygamber olarak gönderilip onlara doğruyu gösterdikten sonra diri olarak göğe kaldırıldı. Onun göğe kaldırılmasından sonra insanlar doğru yoldan ayrıldılar. Onu çok sevenler ayrılık acısına dayanamadılar. Resmini yapıp seyrettiler. Daha sonra gelenler, bu resimleri tanrı sandılar ve çeşitli heykeller yapıp, tapmaya başladılar. Böylece insanlar arasında ilk meydana çıktı.

 İnsanlar putlara tapmaya başladıktan sonra, gün geçtikçe aralarında, zulüm, zorbalık, fitne, ahlâksızlık gibi kötülükler artıp yayıldı. Hazret-i Nuh, böyle bir cemiyet içinde çocukluğundan beri doğru yolda bulunan, Allahü teâlâya ibâdet eden sâlih bir kul idi. Sulama işleriyle, çiftçilikle, hayvan yetiştirmekle, marangozluk ve ev inşasında çalışıyordu. Doğru yoldan ayrılmış olan insanların kötülüklerinden de tamâmen uzak duruyordu.

Elli yaşında iken, Allahü teâlâ, onu insanlara peygamber olarak gönderdi. Kendi zamânında yaşayan bütün insanlara peygamber olarak gönderilen Nuh aleyhisselâm,ömrünü sonuna kadar insanları Allahü teâlâya iman etmeye, o'nun emirlerine uymaya, dâvet edeceğine söz (misak) verdi. Ona yeni bir din ve kitap verilmeyip, kendinden önceki peygamberlerin dinlerindeki hükümleri dokuz yüz elli sene insanlara bildirdi, onları hidâyete çağırdı. Peygamber olarak gönderildiği insanlar Kur'ân-ı kerimde; puta tapan, günahkâr, kötü ve kalpleri kararmış bir millet olarak vasfedilmektedir. Kur'ân-ı kerimde meâlen; ''Muhakkak ki biz, Nuh'u (aleyhisselâm) kavmine resûl olarak gönderdik'' (A'râf sûresi:59) buyrulmaktadır.

Nuh aleyhisselâm kavmine kendilerine peygamber olarak gönderildiğini, putlara tapmaktan, haksızlıktan ve zulümden vazgeçip, Allahü teâlâya iman edip, o'nun emirlerine uymalarını bildirdi. Fakat zulüm ve zorbalığa alışmış ve başkalarını tahakküm altına almak isteyen insanlar inanmadılar ve ona düşman oldular. Nuh aleyhisselâm onlara  nasihat ederek: ''Ben size doğru yolu göstermek, zulmü kaldırıp, adâleti yaymak için Allah tarafından gönderildim. Herkesin putlara tapmaktan vazgeçip bir olan Allah'a ibâdet etmesini, kulluk yapmasını bildiriyordum'' dedi. Kavmiyse bu davete inanmayarak emirlerine uymamakla ve sapıklıklarıda ısrar ediyordu. Çok az kimse imân etmişti. Fakat Nuh aleyhisselâm tebliğ vazifesini yapıp, kavmini yılmadan, yorulmadan devamlı sûrette Allah'a imân ve kulluk etmeye çağırıp, isyan ederlerse azâba yakalanacaklarını bildiriyordu. Kavmi ise bu dâvete uymadıkları gibi, Nuh aleyhisselâmı kendilerine doğruyu, hakkı anlatırken dinlememek için elbiseleriyle başlarını kapatıyorlardı. Bir tarafdan da ona inananlara zulüm ve işkence yapıyorlardı.

Hazret-i Nuh'un dâveti, günden güne uzaktan yakından duyuluyor, her yerde ondan bahsediliyordu. O'na imân etmeyenlerse bundan endişe duyuyor ve düşmanlıklarını safha safha artırıyorlardı. Nuh aleyhisselâm gittikçe azan kavmine ''Ben size zor ve güç bir teklif yapmıyorum. Puta tapmaktan vazgeçip Allahü teâlâya ibâdet ediniz. Sizlerin herbir grubu başka bir gruptan korkuyor zulüm görüyorsunuz ve zulmediyorsunuz. Allah'tan korkunuz zulmedenlerden ve mazlumlardan olmayınız.'' diyordu. Yılar sürüp gidiyor, Nuh aleyhisselâm ise tebliğ vazifesini devamlı olarak yapıyordu. Çok az kimse imân etmişti. Diğer insanlarsa iş sâhibi zorbalar, kötü işlerle uğraşan kimseler veya düşkünlük içinde hayat süren zelil, esir ve muhtaç kimselerdi.

Her geçen gün daha bedbahtlaşan bu insanlar, bir türlü fitne, fesat ve sapıklıktan el çekmiyorlardı. Nuh aleyhisselâm böylesine düşmüş olan insanlara acıyor, şefkat ve sabırla onları kurtarmaya çalışıyordu. Onlar ise bunu idrak edemeyip karşı çıkıyorlar, hazret-i Nuh'u taşa tutuyorlar, onu şehirden kovuyorlar, evini harap ediyorlar, sapıklıkla itham ediyorlardı. Bir türlü kötülüklerini anlayıp, azgınlıktan vazgeçmiyorlardı. İsyanları sebebiyle Allahü teâlâ onlara gadap etti. Senelerce yağmur yağdırmadı. Malları, hayvanları helak oldu. Bağları bahçeleri kuruyup, servetleri kayboldu, nesilleri kesildi. Son derece muhtaç ve fakir hâle düştüler.

 Onların bu hâli karşısında Nuh aleyhisselâm; ''Ey kavmim başınıza gelen bunca belâlar günahlarınız sebebiyledir. Putlara tapıp, Allah'a ibâdet etmekten kaçındığınız için Allahü teâlâ size gadap etti. Bu sebeple yağmurlar kesildi. Büyük sıkıntılara düştünüz. Ama Rabbinizden günahlarınızın bağışlanmasını isteyin, sizi affedip üzerinize rahmet yağmuru göndersin. Size mallar ve evlatlar ihsan ederek şmdat etsin. Nihâyet bir gün ölüp kabre gireceksiniz. Rabbiniz sizi bir müddet kabirde beklettikten sonra diriltecek ve amellerinizin cezâsını ve mükâfâtını verecek.'' diyerek daha birçok husûsu iyice anlatıp onlara ehemmiyetle nasihat etti. İsyandan vaz geçmezlerse daha ağır azaplara düşeceklerini bildirdi.

Nuh aleyhisselâm ve bildirdiklerine inanmayıp putlara tapmakla israr eden azgın millet; ''Ey Nuh gerçekten bizimle çok mücâdele ettin, bunda da çok ısrarla davrandın. Bu işe başladığın gündenberi bizi devamlı olarak azapla korkutup durdun. Artık sözünde doğru isen şu azâbı getir de görelim. Artık ne olacaksa olsun.'' diyerek onun nasihatlarını ve dâvetlerini hiç kabul etmedikleri, Kur'ân-ı kerim'de Hûd sûresinde (ayet 32) bildirilmektedir. Nûh aleyhisselâm kavminin  bu tutumu karşısında aslâ yılmadan, tebliğ vazifesini devâm ettiği hâlde, onların bir türlü imâna gelmeyeceklerini iyice anladı. Bunun  üzerine meâlen şöyle duâ ettiği Kur'ân-ı kerim'de bildirilmektedir: ''Nuh (aleyhisselâm) dedi ki: ''Ey Rabbim! yeryüzünde, hareket eden hiçbir kâfir bırakma! Eğer sen onları bırakırsan, kullarını dalâlete, sapıklığa sürüklerler. Hem bundan sonra onların çoluk çocuğu olmaz. Olsa bile çocukları fâcir ve küfürde pek ileri kimseler olurlar. Ey Rabbim! beni, anamı, babamı, mümin olarak evime girenleri, erkek, kadın bütün müminleri mağfiret eyle, bağışla, zâlimlerin (kâfirlerin) ise ancak helâk ve hüsrânlarını arttır.'' (Nuh sûresi:26-28) ve ''(Nuh aleyhisselâm duâ edip) dedi ki: Yâ Rabbi! Gerçekten kavmim beni tekzip etti. Beni yalanladı. Artık benimle onların arasındaki hükmü sen ver. Beni ve berâberimdeki müminleri kurtar.'' (Şuarâ sûresi:117-118)

 Nuh aleyhisselâmın bu duâsı üzerine, Kur'ân-ı kerimde Allahü teâlânın ona meâlen şöyle vahy ettiği bildirilmektedir: ''Nuh'a vahy olundu ki; kavminden daha önce imân etmiş olanların dışında hiç kimse imân etmeyecek. O hâlde sen, kavmin seni yalanladıkları için ve sana ezâ verdikleri için mahzûn olma, kederlenme ki; onlardan intikam alma vakti gelmiştir. Nezâretimiz altında ve vahy ettiğimiz, bildirdiğimiz şekilde bir gemi yap! Zâlimler (kâfirler) hakkında bana duâ etme. Zirâ onlar (suda) boğulacaklardır.'' (Hûd sûresi:36-37) Nuh aleyhisselâm kendisine gönderilen vahiy üzer,ne hemen bir gemi yapmaya başladı. Geminin yapılmasında Cebrâil aleyhisselâm, Allahü teâlânın emri üzerine yardımcı oluyor ve nasıl yapılacağını târif ediyordu. Nuh aleyhisselâm ve imân eden müminler de geminin yapılmasında çalıştılar. Geminin inşâsını gören putperestler; ''Şimdi de marangozluğa mı başladın?'' diyerek alay ediyorlardı.

Hazret-i Nuh ise; ''Benimle alay ediyorsunuz ama, rezil edici azâbın kime geleceğini ve kime sürekli azâbın ineceğini göreceksiniz.'' diyordu. Nuh aleyhisselâm, yüzyılar boyu insanları Allahü teâlâya imân etmeye çağırdığı hâlde insanların imân etmemeleri sebebiyle helâk olmalarının yaklaştığı sırada son olarak şöyle dedi. ''Ey insanlar! Ben size doğru yolu göstermek için Allah tarafından görevlendirildim. Bir ömür boyu size nasihat ettim. Dinlemediniz, benimle alay ettiniz, sabır ve tahammül gösterdim. Bana, inananlara eziyet edip, incittiniz Allahü teâlâ yer yüzünü zulüm ve küfürden temizleyecek. Geliniz, dâvetimi kabul ediniz. Câhillik etmeyiniz Allahü teâlâya itâat ediniz. Ben sizin hayır ve iyiliğinizi istiyorum. Siz bilmiyorsunuz ama, Allah'ın azâbı en kısa zamanda büyük bir tufan şeklinde gelecek. Bildirdiklerime inanmayan herkes helâk olacaktır. Şu yaptığım gemi, imân edenlerin binip kurtuluşa ereceği gemidir. Allah'a imân etmeyen âsiler suda boğulacaktır. Kurtulmayı isteyen imân etsin ve benimle yolcu olsun. Bu benim, herkesin duyması gereken son sözümdür.''

Nuh aleyhisselâmın son olarak söylediği bu sözlerine de uymayan insanlar; ''Ey Nuh, uzun yıllardan beri bu sözleri söylüyorsun. Şimdi de kuru bir çöl ortasında büyük bir gemi yaptın. bizi tufanla korkutuyorsun biz sana da söylediklerine de inanmıyoruz.'' dediler.

 Nihâyet bir müddet sonra geminin yapımı tamamlandı. Hazret-i Nuh'un yaptığı ve üç katlı olduğı rivâyet edilen bu geminin ateş yanarak kazanı kaynayıp hareket ettiği (Buharlı bir gemi olduğu) Kur'ân-ı kerim'de açıkça bildirilmektedir. Hûd sûresi, 40 âyet-i kerimesinde meâlen buyruldu ki: ''Nihâyet helak etme emrimizin azâbımızın vakti geldiği, tennûrun (fırının) taşıp fışkırdığı (yâhut gemi kazanının kaynadığı) zaman biz Nuh'a şöyle emreyledik ki, kendisinden  faydanılan hayvanların her cinsinden erkek ve dişi birer çift hayvanı gemiye koy. Üzerlerine boğulma emri takdir edilenler hâriç âile halkında bir de imân edenleri gemiye yükle. zâten Nuh'a imân edenler pek az idi.'' Gemiye binecekler hazır olunca hazret-i Nuh onlara, Allahü teâlânın ismiyle gemiye binmelerini söyledi. Bütün müminler, o azgın kâfirlerin gözleri önünde Hazret-i Nûh ile gemiye bindiler.

 Nitekim Kur'ân-ı kerim'de meâlen buyruldu ki: ''Nuh (aleyhisselâm) gemiye bineceklere; ''Allahü teâlânın ismiyle girin ki, geminin yürümesi ve durması Allahü teâlânın irâdesiyledir. Benim Rabbim, müminleri mâğfiret edici ve merhametiyle tufân belâsından kurtaracıdır.'' dedi.'' (Hûd sûresi:41) Yine Kur'ân-ı kerim'de meâlen buyruldu ki: ''Ey Nuh sen ve berâberindekiler gemiye yerleşince; ''Bizi zâlim (kâfir) milletten kurtaran Allah'a hamd olsun. Rabbim, beni hareketli bir yere indir sen, indirenlerin en hayırlısısın.'' de.'' (Mü'minin sûresi28-29) Nuh aleyhisselâm her hayvandan birer çift alıp, imân edenlerle birlikte gemiye yerleştikten sonra, gökten çok şiddetli bir yağmur yağmaya ve yerden de sular fışkırmaya başladı ve her şey suya gark oldu. Sular dağları aştı. Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında kaldı. Nuh aleyhisselâm inanmayan putperest kavim boğularak helak olup gitti. Bu tûfan hâdisesi Kur'ân-ı kerim'de kamer sûresi 11 ve 12. âyette bildirilmektedir.

Tûfan başladığı sırada Nuh aleyhisselâm imân etmeyen oğlu Yâm'a (Kenan), imân edip gemiye binmesini söyledi ise de oğlu; ''Dağa çıkar sudan ku

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::